Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • 2000li yıllara gelmeden önce siyasal bilimlerin “emperyalist, kapitalist, sosyalist, faşizm, komünizm, sosyal demokrat” gibi kavramları siyasette ve yaşantımızda sıkça kullanılıyordu. Fakat sonra sanki sihirli bir değnek dokundu ve bu kavramlardan söz edilmez oldu, yerlerine “merkez, merkez sol, merkez sağ, aşırı sağ, aşırı sol” gibi muğlak, her tarafa çekilebilir, kaypak, bukalemun kavramlar geldi.

    Parti isimleri farklı olsa da programları neredeyse birbirinin tıpatıp aynı oldu. Demeye kalmadı ardından bukalemun politikacılar, milletvekilleri, belediye başkanları ve avenesi sökün etti. Bunlar muhalif oylarla muhalif partilere seçildikleri halde Trojan (Truva Atı) virüsü gibi günü gelip aktif olduklarında, seçmeni hiçe sayıp başka partilere transfer oldular.

    Siyaset dilindeki bu kayma siyasal doktrinlerin “nasıl bir dünya düzeni kurmalıyız?” sorgulamasını “dünya düzenini nasıl merkezcil ve modere yönetebiliriz?” sorgulamasına dönüştürdü. Modere derken uysallaştırılmış, etliye sütlüye karışmayan, vasat, sıradan, ne şiş yansın, ne kebap misali demek istiyorum. Bu kayma, oportünist, dijitalize ve bukalemunvari bir yönetim anlayışını doğurdu.

    Siyasetin ana ekseni “kapitalizm mi, sosyalizm mi?” sorgusundan “sistemi kim daha verimli ve becerikli yönetir?” sorusuna kaydırıldı, kapitalizm ve sosyalizm gibi kavramlar çöpe atıldı. Böylece siyasetsizleştirme (depolitizasyon) süreci başladı, hatta iş öyle cıvıdı ki siyaset her türlü kirli ve karanlık işin alenen döndüğü bir hiper dönme dolap haline geldi. İşin garibi insanlar da artık buna alıştı ve yadırgamaz oldu: “benim memurum işini bilir” söylemi “benim siyasetçim işine bilir” e dönüştü.

    XX. yüzyılın siyasal kavramları (komünizm, sosyal demokrasi, kapitalizm) sanayi devriminin belirgin sınıflarına — emekçiler ile kapitalistler — dayanıyordu. Komünist marksist-leninist geleneksel sol partiler güçlerini sendikalardan, işçi sınıfından ve sosyo-ekonomik açıdan ezilen kitlelerden alıyordu. Söylemler genelde kamulaştırma, gelir adaleti, çalışanların hakları ve üretim araçları üzerine kuruluydu.

      2000’lerle birlikte hizmet sektörünün, yani, sağlık, eğitim, turizm, finansın büyümesi, internet ve dijitalleşmenin başlaması, yapay zeka ve robotların devreye girmesi klasik sınıf anlayışını eritti. İki sınıf oluştu: Yönetenler, (küresel elitler, lobiler, oligarklar, aktörler, ultra-kapitalistler) ve yönetilenler (emekçiler, işçiler, memurlar, emekliler, sıradan insanlar, kitleler). Siyasal çatışma artık zengin-fakir veya işçi-patron arasında yaşanmıyor: Küreselleşme yanlıları ile buna karşı çıkanlar, açıkçası, Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatanlar ile bu dayatmaya karşı çıkanlar arasında yaşanıyor ve çoktan başlamış durumda.

      Temel ekonomik sistem, adı mümkün olduğu kadar anılmayan kapitalizm oldu. Çünkü eğer bu kavram telaffuz edilirse ister istemez insanın aklına, başta sosyalizm olmak üzere, diğer ekonomik modeller gelebilir. Bu da haliyle dünya düzeni için hiç de hoş olmaz. Temel düzen kapitalizm olup da üzerinde konsensüs/uzlaşı sağlanınca, partiler arasındaki farklar da doktriner olmaktan çıkıp oportünist tercihlere, seçmeni kafa kola almaya, medyatik propagandaya ve şova dönüştü.

      XX. yüzyılda yeşiller, küreselciler, çevrecilik, göç politikaları, kimlik siyaseti ve sağlıklı yaşam tartışmaları ön plana çıktı. Bu yeni aşama ve bunun alt sosyo-ekonomik katmanları klasik siyasal doktrinlere tam oturmadığından siyaset bilimciler ve medya kestirmeden gidip işin kolayına kaçtı: “aşırı sağ”, “aşırı sol” veya “popülist” gibi kavramlara sığındı. Sistem içi kalanlar merkez, sistemin biraz dışına çıkan sağ veya sol, sisteme aykırı olan aşırı sağ veya aşırı sol diye etiketlenmeye başladı.

        Özetle, sosyal bilimciler ve dünya siyaseti 2000’lerden sonra derinleşen bu karmaşık toplumsal dönüşümü kavrayacak özgün, kuramsal ve kapsayıcı yeni kavramlar üretmek yerine, mevcut genel kavramlara “merkez” ve “aşırı” ön eklerini getirerek son derece kestirme bir çözüme gitti. Daha doğrusu böyle kestirme bir çözüme gitmeleri için itildiler. Oysa bu kavramların devlet anlayışları, mülkiyet ilişkilerine ve insana bakışları birbirinden çok farklı.

        “Popülizm” (halkçılık) kavramı bu cıvıklığa en iyi örnektir. Bir siyasetçinin halkın isteklerini merkeze koyması mı, demagoji yapması mı, yoksa kurumsal mekanizmaları baypas etmesi mi popülizm ? Hepsi için aynı sözcük kullanılıyor. Sonuç olarak devasa bir kavram kargaşası oluşuyor. Bu tesadüfen olmadı, isteyerek ve bilerek yapıldı.

        Yeni sosyal dinamikleri derinlemesine analiz edecek özgün kavramlar üretmek yerine işin kolayına kaçıp her şeyi “merkez” ve “aşırı” eksenine tıkıştırmak, siyasetin dilini sığlaştırdı, ideolojik körlüğe yol açtı. Seçmen, merkez sağa da oy verse, merkez sola da oy verse aynı iktisadi ve sosyal politikalar uygulandığının farkına varmak üzere ya da vardı Sığlaşan bu dil, halkın sorunları çözmek bir yana, halkı iyice sersemleten bir algıya dönüştü. Siyaset dilini sınıfsal bağlamından koparıp biçimsel bir eksene oturtmak, sınıfsal gerçeklerin üstünü örttü. Üstü örtülen bu sınıfsal dip dalgası da geleneksel siyasetin tüm haritasını ve seçmen tabanlarını ters yüz etti.

        Bu bağlamda, “aşırı sağ” veya “aşırı sol” gibi içi boş kavramlar sadece o siyasal görüşün mevcut “müesses nizam” a ne kadar uzak ya da yakın durduğunun bir göstergesi oldu. Böyle yapılarak farklılıklar ortadan kaldırılıyor ve hepsi tek bir bohçaya dolduruluyor. Nazi Almanyası veya Mussolini İtalyasında olduğu gibi hukuk, adalet ve yargı iktidarların denetiminde olunca kimin eli kimin cebinde, kim hırlı, kim hırsız belli değil.

        Neden böyle oldu ?

        Geçmiş yüzyılın korku verici kavramları olarak damgalan emperyalizm, komünizm, faşizm gibi sözcükler 20. yüzyılın savaş, yıkım, sömürgeci ve otoriter rejimlerin belleğini taşır. Büyük olasılıkla düşünce kuruluşları (think-tanks) şöyle düşündü:

        “Bu öcümsü kavramları devre dışı bırakalım ki geçmiş tarih belleklerden silinsin, geçmiş tarihle bir bağlantı kurulmasın. Zira eğer bağ kurulursa, yeni aktörler ve yeni söylemlerle sahnelenen oyunun aslında eskisinin bir re-make’i olduğunu millet fark edebilir, o zaman biz işimize bakamayız, malı götüremeyiz, oyun bozulabilir, düzenin ve düzeneğin temelleri sarsılır.” (1)

        Öyle ki, örneğin Trump’ın “Make America Great Again” söyleminin Hitler’in “Über Alles Deutschland” söyleminin yeni bir versiyonu olduğunu kimse fark etmesin veya Kanada, Grönland, Panama ve hatta Meksika’yı ilhak etmekten şaka yollu olarak söz etmesinin de aslında Nazi Almanyasının kendisine “yaşam alanı” sağlamak bahanesiyle Avusturya, Polonya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmesiyle bir bağlantı kurmasın.

        Günümüz insanı büyük insancıl vaatlerden ziyade mevcut statüsünü ve refahını koruma eğilimindedir. Seçmende korku yaratmak istemeyen siyasetçiler radikal ideolojik kavramlardan kaçınır; rakiplerini etkisizleştirmek için onlara “aşırı” etiketini yapıştırır. Bugün göç karşıtı bir muhafazakar, iklim krizini reddeden bir liberal, küreselleşmeye karşı çıkan bir ulusalcı veya faşist söylem kullanan bir politikacı aynı “aşırı sağ” sepetine atılabiliyor, ya da mangalda kül bırakmayan bir sosyalist karşıt görüşlü bir partiye şak diye transfer oluyor. Ahlak, etik, onur, şeref, haysiyet, sağlam karakter, dürüstlük hepsi çöpe. “Veritas et probitas, super omnia” gibi söylemler artık sadece komedi filmlerine malzeme oluyor.

        Bu tepetaklak oluşun literatürdeki en ironik özeti şudur: 20. yüzyılın başında sol, “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” diyerek küresel/enternasyonalist bir hat savunuyor, sağ ise ulusal sınırları korumaya çalışıyordu. Bugüne geldiğimizde ise; klasik sol anlayış sınıfsız bir dünyayı savunurken, işçi sınıfı “fabrikalarımız kapanmasın, sınırlarımız korunsun” diyerek yerelci/milli çizgiye çekildi. Siyasi pusula 180 derece tersine döndü.

        Siyaset bilimcilerin ve medyanın bu devasa altüst oluşu görmezden gelmesi ilkesel ve omurgalı bir siyasal duruşun yerini kamuoyu araştırmalarına, anketlere ve anlık algı yönetimlerine göre biçim alan, renkten renge giren bir bukalemun siyaseti aldı. İnsanlar her seçim akşamı haritanın neden renkten renge büründüğüne şaşırıp duruyor ! Çünkü postmodernizmin o ünlü “değişmeyen bir hakikat, tek bir büyük anlatı ve net sınırlar yoktur” gibi dejenere söylemleri siyasete aynen böyle yansıdı.

        (1) Düşünce kuruluşu veya kamu politikası enstitüsü, sosyal politika, siyasal strateji, ekonomi, askeriye, teknoloji, kültür gibi konularla ilgili araştırma ve görüş bildiren bir örgüttür. Çoğu hükümet dışıdır, ancak hükümet, partiler, işletmeler veya ordu ile işbirliği halinde çalışan yarı özerk örgütler de vardır.

        Yanlışlık mı, tezgah mı ?

        1990’lı yıllarda Birleşik Krallık Lordlar Kamarası üyesi Baron Anthony Giddens ve Başbakan Tony Blair’in başını çektiği kapitalizm ve sosyalizmi uzlaştırmayı amaçlayan “Üçüncü Yol” görüşü otaya çıktı. Bu görüş merkezci, devlet odaklı, melez ve oportünist bir siyasal akımdır. Kapitalist serbest piyasa ekonomisini ve girişimciliği desteklerken, sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi sol değerleri de benimsediğini iddia eder.

        Merkez solun bu görüşe balıklama atlayıp neo-liberal iktisat politikalarını benimsemesi, solu ekonomi politikte sağa yaklaştırdı. Alanı daralan sol, yeni odak noktaları olan iklim krizi, azınlık hakları, sığınmacılar, mülteciler, LGBTQ hakları, küresel entegrasyon ve kimlik siyasetini ana gündemi yaptı.

        Eskiden bir siyasetçinin veya partinin kırmızı çizgileri, doktrini ve değiştirilemez ilkeleri vardı. Şimdi ise sabahları “merkez sol” görünümlü bir söylem kurup, öğleden sonra “sosyal adaletçi”, akşamüstü ise “yeşil/çevreci” renge bürünmek ve hepsini tek bir potada “merkez” diye satmak mümkün hale geldi. Zira “merkez” kavramı seçmen psikolojisinde denge, rasyonellik, aşırı uçlardan uzak durma ve güvenlik duygusu çağrıştırır. Kendini “merkez” olarak tanımlayan bir parti, seçmene “ben düzeni bozmayacağım, öngörülebilir ve güvenliyim” mesajı verir.

        Trajik olan şu ki, seçmen sürekli renkten renge bürünen ilkesiz bukalemunları gördükçe partilere ve hükümete olan güvenini tamamen kaybediyor ve büyük bir öfke duyuyor. Bu durumda seçmen, renk değiştirmeyi yadsıyan —veya en azından rengini en sert tondan ortaya koyan— o “aşırı” denen yapılara yönelebiliyor. Yani dönme dolapta aymazca şamata yapan bukalemunlar, uyum sağladıklarını ve herkesi kucakladıklarını zannederken aslında kendi iplerini tepetaklak çekmiş oluyorlar.

        Bataklığın yol açtığı sorunlara odaklanmak ve onları teker teker çözmeye çalışmak, sivrisinekleri tek tek yakalamaya benzer. Sivrisinekler yakalansa bile, larvalardan yenileri çıkar ve malarya salgını devam eder. O halde, öncelikle yapılması gereken bataklığı kurutmaktır. Bataklık kurutulmadan, debelenmenin ve tepişmenin bir faydası yoktur: Zira bataklığın yol açtığı yeni sorunlara yeni sorunlar eklemleniyor ve adeta önlenemeyen bir kısır döngü salgını artarak sürüyor.

        Hastayı iyileştirmek için ilaç veriliyor, ama virüs mütasyon geçiriyor. Asıl hedef virüsü veya bataklığı tamamen yok etmektir. Küresel siyasette asıl sorunsalın parçacıkları ön plana çıkartılarak bu parçacıkların oluşmasına yol açan asıl sorun gözden kaçırılıyor. Asıl sorun küresel çetenin insanlığa dayattığı bu dünya düzenidir. Küresel çete derken WEF, WHO, WTO, Bilderbeg, Population Council gibi oluşumları kontrol edenleri kastediyorum.

        Bu düzen ve düzenek imha edilmeden insanlığın sorunlarına çözüm bulmaya olanak yoktur. Zira bu düzen sorunlara çözüm bulmak için değil, sorunlara yeni sorunlar eklemek üzere dizayn edilmiştir. Sorunların doğmasına yol açan şu anki mevcut dünya düzenidir. Yeni Dünya Düzeni diye insanlığa dayatılan bu anti-hümanist baskı rejiminin tamamen imhası insanlık ve barış için yeni bir kurtuluş olacaktır. Uyanış, düşmanlaştırılan ülkelerin ordularının verilen emirlere uymayı reddedip asıl düşmanın emri verenler olduğunu fark emesi ve karşı atağa geçmesiyle olacak belki de.

      1. Tenten ve Pikarolar

        Hergé’nin 1976 yılında yayımladığı son albümü “Tenten ve Pikarolar” (Tintin et les Picaros), BD kültüründeki belki de en etkin jeopolitik hicivlerden biridir. Hergé, dünya siyasetini çok iyi analiz eden ve yorumlayan bir gözlemci. Dünyanın gidişatını önceden görüyor ve seziyor: Sezgisel ve analitik bir kafa yapısına sahip. O aslında çocuklar için yazmıyor: Çocuklar işin kamuflajı. Büyüklere ve tüm dünyaya sesleniyor: “İşte siz busunuz ! ”

        Tenten ve Pikarolar, ideolojiler, sloganlar, politikacılar değişse bile düzenin varlıklı ve elit kesimden yana olduğunu ve halkın yazgısının asla değişemeyeceğini kanıtlayan bir manifesto gibidir. Hergé burada, faşist diktatör general Tapioca ile onun rakibi komünist general Alcazar arasındaki çatışmayı ana tema olarak ele alıyor.

        Gazeteci Tenten ve Kaptan Haddock bu maceraya büyük ideallerle, dünyayı kurtarmak ya da devrim yapmak için atılmazlar, amaçları arkadaşlarını kurtarmaktır. Ama aslında işin içinde büyük bir komplo vardır.

        San Theodoros’un faşist diktatörü General Tapioca’nın danışmanı Albay Esponja, Tenten ve arkadaşlarının eski bir düşmanıdır. Onlardan intikam almak amacıyla bir komplo düzenler ve buna bir kılıf uydurur: Uluslararası kamuoyunda kültür ve sanat dostu, meşru bir devlet imajı çizmek gerekçesiyle Tenten ve Haddock’un arkadaşı ünlü opera sanatçısı soprano Bianca Castafiore’yi San Theodoros’a davet etmeye Generali ikna eder. Tapioca danışmanının böyle bir komplo kurduğundan habersizdir.

        Bir Gestapo subayını andıran Albay Esponja sahte belgeler düzenleyerek dünya çapında “Milano Bülbülü” olarak ünlenen soprano Castafiore, yardımcısı Irma, piyanisti Wagner ve koruma polisleri Dupont ile Dupond’u meşru rejimi devirmek amacıyla komplo kurmak ve casusluk suçlamasıyla tutuklatmayı başarır. Castafiore, durumu anlamaz bile, hatta çok komik bulur; olan biteni opera dramı gibi yaşar, hapse düşmesini bile şovunun bir parçası gibi görür, San Theodoros’taki diktatörlükten bihaber, apolitik, egosantrik ve narsist bir opera sanatçısıdır.

        General Tapioca, TV haberlerinde Moulinsart’daki tozlu şatolarında gizlenen Tenten, Haddock ve Profesör Turnusol’un General Alcazar’ın eski arkadaşları olduğunu bildiğini ve komplonun belgelerinin şatoda düzenlendiğini açıklar. Tapioca ve Haddock arasında geçen karşılıklı açıklamalardan sonra General Tapioca kendilerini savunmak üzere onları San Theodoros’a davet eder.


        Tapioca’nın davetinin açık bir tuzak olduğunu Tenten sezinler ama dostlarını kurtarmak için yine de gider. San Theodoros’a vardıklarında kendilerini Albay Esponja’nın kişisel intikam tuzağının ortasında bulurlar. Tek seçenekleri dağa çıkıp ormanda gizlenen arkadaşları General Alcazar’ın Pikarolarına sığınmak ve istemeden de devrimi desteklemek olur. Bu arada Castafiore ve polisler yargılanır ve idama mahkum edilir.

        Küresel Sermaye

        Albümdeki trajik ironi, General Alcazar ile Kübalı devrimciler gibi giyinen gerillaların devrimci söylemlerine rağmen arkalarındaki finansal gücün Amerikan sermayesini temsil eden “International Banana Company” olmasıdır. Üstelik şirketin yetkilisi Amerikalı Peggy, General Alcazar’ın karısı ve perde arkasındaki akıl hocasıdır. Alcazar’ın “palomita mia” dediği Peggy eli maşalı, puro içen, erkeksi kadınlardandır, ormanda kaldıkları barakada temizlik ve bulaşık yıkama işlerini Alcazar’a yaptırır.

        Hergé burada “United Fruit Company” “Chiquita Muz” gibi uluslararası dev kartellerin Latin Amerika ve üçüncü dünya ülkelerinde sözde demokrasi ve özgürlük vaat eden Muz Cumhuriyetlerine göndermede bulunur. Dün olduğu gibi bugün de küresel politikadaki idealist ve sol söylemler, demokrasi ve özgürlük getirme vaatleri, artık tamamen finans kapital ve lobilerin kontrolundadır. Halkın oylarıyla en yüksek oyu alan bir muhalefet partisi bile bir de bakıyoruz ki iktidarın güdümüne girmiş ve muhalif milletvekilleri iktidardaki partiye transfer ediliyor. Böyle bir düzende ideolojiler yem, halk av, lobiler ve şirketler avcı, güvenlik güçleri av köpekleri konumunda oluyor.

        Günümüzde Afrika’dan Latin Amerika’ya ve Ortadoğu’ya kadar birçok bölgedeki rejim değişikliklerinde; lityum, nadir toprak elementleri, yer altı kaynakları veya petrol gibi enerji havzalarını kontrol etmek isteyen dev küresel konsorsiyumların perde arkasındaki aymazca faaliyetlerini açıkça gözlemliyoruz. Bu aslında demokrasilerin ve halk iradesinin sadece bir hayal ve ütopya olduğunu gösteriyor. Varlıklı sınıf azınlık bile olsa her zaman ve sürekli iktidarda. Demokrasi ve seçimler aslında büyük bir kandırmaca ve göz boyama.

        Devrim

        Albümdeki liderler ve rejimler simgesel ve tarihsel çağrışımlara yol açar: General Tapioca Mussolini İtalyasını andıran baskıcı bir diktatörlük kurmuştur. Castro’yu andıran General Alcazar ise Amerikan finansmanı ve 40-50 kadar gerillasıyla ormanda gizlenmekte ve Tapioca’yı devrim yaparak devirmeyi düşlemektedir.

        Batılı ülkeler afyon ve uyuştucu madde kullanımını yasalarla meşru hale getirip Çin halkını yıllarca nasıl uyuşturduysa, Tapioca’nın faşist rejimi de paraşütle bedava viski kolileri atarak gerillaları pasifize etmeye çalışır. Her iki militer de hem dış güçlerin piyonu, hem de kendi kişisel tutkularının esiridir.
        Soğuk Savaş döneminde belirginleşen ama günümüzün dünya düzeninde daha da karmaşıklaşan Vekalet Savaşları (Proxy Wars) tam olarak budur. Yerel aktörler milisler, terör örgütleri vb, kendilerini devrimci, milli ve manevi değerlerin koruyucusu veya meşru rejim olarak pazarlarken aslında ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin nüfuz mücadelelerinin şamar oğlanı haline gelirler


        Öykünün sonunda devrim gerçekleşmiştir. Tapioca’nın kurmay heyeti ve askerleri anında saf değiştirip Alcazar’cı olurlar ! Sokakta devriye gezen bıyıklı ve Nazi miğferli polislerin yerini, sakallı ve Castro kasketli gerillalar alır. Kentteki tabelalar değişmiş “Viva Tapioca” afişlerin yerine bu kez “Viva Alcazar” afişleri asılmıştır. Tapioca başkentin adını Tapiocapolis yapar, Alcazar da devrimi yapınca ilk işi kentin adını Alcazaropolis olarak değiştirmek olur.

        Ancak gecekondu bölgelerinde yaşayan halk için değişen bir şey yoktur, aynı yoksulluğu çekmeye devam ederler. San Theodoros’taki gecekondu mahallesinde devriye gezen gerillaların üniforması dışında hiçbir şeyin değişmediğini gösteren son kare, albümü doğrudan günümüz jeopolitiğinin merkezine oturtur. Yasalar ve güvenlik güçleri varlıklı sınıfı korumak, yoksul sınıfı sindirmek için kullanılır.


        2010’lardaki “Arap Baharı” diye yutturulan ve İbrahim Anlaşmalarıyla Arap ülkelerinin çoğunu emperyalist-siyonist hegemonya altına alan demokratik (!) girişimler, Afrika’daki askeri darbeler, Latin Amerika’daki sağ-sol çatışmalarına kadar pek çok halk hareketi incelendiğinde paralel bir tablo görünür. Radikal değişim vaat eden liderler iktidara gelince kendilerini iktidar yapan güçlere hizmet eder, kurumsal yapıyı değiştirmek yerine daha da otoriterleşip ülkelerini küresel sermayenin açık pazarı haline getiriler. Milli ve manevi değerler ve din elden gidiyor bahanesiyle tutuklamalar artar, medya ve basına sansür gelir, sloganlar, aktörler, kuklalar değişir, ama kuklacılar değişmez, halkın sosyo-ekonomik gerçekliği yerinde sayar.

        Apolitik olmak veya olmamak

        Albümde Tenten ve arkadaşlarının San Theodoros’a gidişi, medya üzerinden yürütülen bir dezenformasyon ve rehine krizidir. Tapioca, iktidarını meşrulaştırmak için televizyonu ve haber ajanslarını manipüle eder. Devrim ise dev bir geleneksel karnavalın düzenlendiği haftaya denk getirilerek eşzamanlı olarak gerçekleştirilir.

        Gerçi Karl Marx “din halkın afyonudur” (la religion c’est l’opium du peuple) demiştir ama, 21.yüzyılda algoritmalarla algı yönetimi, dijital dezenformasyon ve medyanın gücünün siyasal meşruiyet sağlamadaki rolü, siyasetin bir şova dönüşmesi, halkın asayiş sorunları, sansasyonel haber bombardımanı veya benzeri gündemlerle sersemletilmesi, buna ilaveten milyonlarca dolara transfer edilen futbolcuların maçlarını televizyonlardan ağzı açık ayran budalası gibi izleyen halkın, bu uğurda tartışması, yorumlar yapması, kavga etmesi ve alkışlaması günümüz dezenformasyon çağının en güçlü yeni “opium” larından biridir.

        Hergé, dürüst siyaset, dürüst ticaret ve politik idealizm diye bir olgunun olmadığını açıkça gösterir. Güç odakları, çokuluslu şirketler, küresel lobiler salt kendi çıkarlarını düşünür, halk ise sadece gerektiğinde göz kırpmadan feda edilecek oyunun figüranları ve dekorudur.

        1976’da çizilen bu tablo, ideolojilerden arınmış görünen ama çıkar çatışmaları, dinsel ve mesihsel hezeyanlarla dolu 21. yüzyılın ırkçılık ve leş gibi nefret kokan dünyasını son derece gerçekçi bir şekilde özetler. Dikkat edersek, komünizm, sosyalizm, faşizm, liberalizm, sosyal demokrasi, kapitalizm, marksizm, maoizm gibi siyasal bilimlere özgü kavramlar artık pek kullanılmıyor. Onların yerine “merkez, merkez sağ, merkez sol, aşırı sağ, aşırı sol” gibi içi boş, basit ve her yöne çekilebilen post-modern kavramlar ite kaka monte edildi. Zira her halükarda siyasal bilimlere özgü bu tür doktrinleri veya kavramları telaffuz etmek bile sakıncalı ve tehlikeli siyasal çağrışımlar yaratabilir, yeni kuşaklar bu tür kavramları merak edebilir, araştırabilir, inceleyebilir, tartışabilir, bu da siyasal bilinci uyandırabilir veya tetikleyebilir.

        Oysa küresel çetenin ve lobilerin en istemediği ve en çekindiği şeylerden biri budur. Onların istediği halkın, kitlelerin ve özellikle yeni kuşakların mümkün olduğu kadar apolitik bir konumda, sürekli dumura uğramış, grogi (groggy) bir halde kalmasıdır. Çünkü siyaset dışı kalan, siyasal olaylara ilgi duymayan, herhangi bir siyasal görüşü merak edip de araştırmayan veya sempatizanı olmayan insanlar çok daha kolay güdülebilir ve yönlendirilir. Apolitik biri siyasal tartışmalardan uzak durur, hatta korkar, duymak, bilmek istemez, seçimlerde oy kullanmayabilir, hiçbir parti, siyasal görüş, hatta felsefi bakışa bile sahip olmadan kendi “korunaklı” dünyasında hüdayınabit gibi yaşar.

        İşte bu nedenlerden dolayı küresel çetenin, siyasal aktörlerin ve ağzı kalabalık şımarık ultra kapitalistlerin, sanki altın ve gümüş kadar değerliymiş gibi, büyük tantana ve gümbürtüyle, büyük kibirle TVlerden yaptıkları beyanlara, onların medya tarafından pazarlanan ve parlatılan söylemlerine, vaatlerine asla kanmayın. Zira onlar insanlığın kirli lekeleri, yüz karaları hem kendilerini, hem de haşarat, sırtlan ve çakal sürülerini besleyen serseri çobanlar, rüzgar tarafından sürüklenen ölüm yağdıran kara bulutlar, katil doğmuş ölü ceninler, kendi ayıplarını ve sapıklıklarını ortaya saçan, pislikleriyle iftihar eden sefih canavarlardır.

        Onları Hergé’nin mihenk taşına vurduğunuz zaman o isimleri büyük beyefendilerin ve arsız hanımefendilerin, o koca ağızlardan salyalar saçarak söyledikleri sözlerin ve vaatlerin aslında teneke kadar bile değeri olmadığını göreceksiniz.

        O nedenle, eğer apolitik veya hüdayınabit olmak istemiyorsak, güdülmek istemiyorsak, dünyanın haline bakıp olan biteni Hergé’nin gözünden yeniden değerlendirmekte sayısız fayda var. Bu bağlamda “Tenten ve Pikarolar” günümüz jeopolitiğini analiz etmekte saklı bir mihenk taşı ve gizli bir tarihsel hazine gibi duruyor. Bu hazinenin kapağını açınca her şey Pandora’nın kutusundakiler gibi uçup gidebilir, ama bakıyorum ve işte: kutunun dibinde umuttan başka şeyler de var. Haydi Hergé’nin bu hazinesine bir bakalım !

      2. L’objectif de cet article est d’exprimer la lutte de celles et ceux qui résistent héroïquement à travers le monde contre l’obscurité de l’apartheid, d’alerter l’humanité entière contre ce virus en pleine expansion, et de porter à la connaissance du public les avertissements et le combat des voix dissidentes qui s’opposent aux pressions du régime d’apartheid et aux politiques d’Israël en vigueur depuis 2018. L’article se compose de deux sections. La première analyse la résistance à l’apartheid menée par les universitaires israéliens, tandis que la seconde analyse celle des journalistes dissidents et des organisations non gouvernementale.
        Pour en savoir plus sur la résistance à l’apartheid menée par les universitaires israéliens dissidents voir svp : « Résistance à l’apartheid I » SECTION I – LA RÉSISTANCE DES UNIVERSITAIRES ISRAELIENS CONTRE L’APARTHEID

        SECTION II – LA RÉSISTANCE DES JOURNALISTES ET DE B’TSELEM CONTRE APARTHEID

        Haaretz, l’un des plus anciens journaux d’Israël et d’orientation de gauche, publie des articles critiquant vivement les politiques du gouvernement et les opérations militaires. Gideon Levy est l’un des principaux chroniqueurs d’opposition de Haaretz, révélant dans ses colonnes le régime d’apartheid d’Israël, le génocide, le nettoyage ethnique et les crimes de guerre. Je peux énumérer comme suit les chroniqueurs et commentateurs de renommée internationale de Haaretz :

        1. Gideon Levy

        Rédigeant depuis de nombreuses années la chronique intitulée « Twilight Zone » (La Zone d’Ombre) dans Haaretz, Levy est le chroniqueur qui critique de la manière la plus radicale les politiques d’occupation d’Israël et sa présence militaire dans les territoires palestiniens. Il qualifie les opérations israéliennes de violation du droit international, de tragédie humaine, de destruction à grande échelle, de nettoyage ethnique et de génocide.

        Lorsqu’il a quitté son poste de conseiller du leader du Parti travailliste Shimon Peres pendant la guerre du Liban en 1982 pour rejoindre Haaretz, il était, selon ses propres termes, un jeune Israélien « au cerveau lavé ». Cependant, à mesure qu’il confrontait la réalité, ses idées se sont radicalisées. Pendant la Première Intifada (1987-1988), il a commencé à écrire dans sa chronique « Twilight Zone », consacrée aux violations des droits humains en Cisjordanie et à Gaza. Il a été le premier à porter dans les médias grand public des violations bouleversantes des droits humains, telles que le drame des femmes palestiniennes perdant leur bébé en accouchant aux points de contrôle (checkpoints).

        Cependant, lors de la Seconde Intifada en 2000, la multiplication des attentats-suicides a provoqué en grande partie l’effondrement de la gauche israélienne. Alors que la société basculait rapidement vers le fascisme et le fondamentalisme religieux, les journalistes de Haaretz, en particulier Levy et Amira Hass, ont été déclarés parias et traîtres par l’opinion publique israélienne. Le journal a subi d’importantes pertes d’abonnements. Bien que confronté à un boycott massif, Haaretz n’a fait aucun compromis et n’a pas reculé. Lors du génocide de Gaza en 2014, Gideon Levy a écrit son célèbre article intitulé « Des plus hauts cieux aux plus basses œuvres », ciblant les pilotes israéliens qui bombardaient Gaza. Recevant des menaces de mort, il se déplace aujourd’hui encore avec des garde du corps.

        2. Amira Hass

        Elle est la seule journaliste juive à s’être installée et à avoir vécu pendant de nombreuses années à Gaza et en Cisjordanie. En 1993, avec un grand courage, elle a déménagé à Gaza puis à Ramallah pour vivre au milieu des Palestiniens, élevant le niveau de critique du journal grâce à ses articles sur la dépossession systématique. C’est une figure qui rend compte directement et sur le terrain de la vie quotidienne des Palestiniens, des restrictions qu’ils subissent, du nettoyage ethnique, du génocide et des pratiques militaires. Elle écrit qu’Israël mène une politique institutionnelle et systématique de discrimination ethnique (apartheid), de génocide et de dépossession.

        3. B. Michael

        Il est l’un des auteurs de satire et d’analyse politique. Il critique les politiques gouvernementales, la rhétorique chauvine et les opérations militaires d’un ton acerbe, incisif et mordançant. L’effondrement moral et les crimes de guerre sont des thèmes récurrents dans ses écrits.

        4. Amira Lam / Chemi Shalev / Rogel Alfer

        Amira Lam et Chemi Shalev adressent de sévères critiques à travers le prisme du droit international, des relations avec les États-Unis et de la perte de légitimité mondiale d’Israël. Rogel Alfer, quant à lui, critique la psychologie sociale et la manière dont les médias alignés traitent la guerre, affirmant que le pays est entraîné vers un gouffre moral.

        5. Le Comité de Rédaction (Haaretz Editorial)

        Les éditoriaux officiels non signés du journal ciblent le gouvernement et la stratégie militaire avec de très lourdes accusations. L’émergence de critiques radicales au sujet de l’occupation israélienne, de l’apartheid, du nettoyage ethnique, de la dépossession, du génocide et des crimes de guerre remonte aux années 1980. À mesure qu’Israël devenait plus agressif, les critiques augmentaient proportionnellement. Les éditoriaux font souvent référence aux pertes civiles palestiniennes, à l’utilisation de la famine comme arme, ainsi qu’aux décisions de la Cour internationale de justice et de la Cour pénale internationale, soulignant que le gouvernement entraîne le pays vers le désastre et l’illégalité.

        Après l’adoption de la Loi fondamentale au Parlement le 19 juillet 2018 par 62 voix contre 55, légalisant le régime d’apartheid, les tentatives de Netanyahu de faiblir le pouvoir judiciaire et le processus de guerre qui a suivi ont amené la direction de Haaretz à constater que « le pays s’est totalement effondré sur le plan démocratique et moral ». Les critiques virulentes se sont alors adressées non seulement aux opérations militaires, mais aussi à la morale collective des Israéliens et à la structure même de l’État. Alors qu’il préférait autrefois des termes comme occupation, oppression ou usage disproportionné de la force, le journal — face à l’agressivité croissante d’Israël soutenue par les États-Unis, le Royaume-Uni et l’UE — porte depuis 2024 les discours de dépopulation, de nettoyage ethnique et de génocide dans ses articles, ses éditoriaux et son identité institutionnelle avec un courage et un dévouement encore plus grands.

        6. Israel Frey

        Journaliste indépendant d’orientation de gauche issu d’un milieu ultra-orthodoxe (haredi), il devient la cible directe de groupes fascistes et fondamentaux en raison de ses articles et prières défendant les droits des Palestiniens et critiquant les politiques du gouvernement. Sa maison est attaquée, il subit des tentatives de lynchage et se voit contraint de vivre caché pendant une longue période pour sauver sa vie.

        7. B’Tselem – Hagai El-Ad

        Hagai El-Ad est le directeur de l’organisation israélienne des droits de l’homme B’Tselem. Après avoir déclaré aux Nations Unies qu’Israël est un État d’apartheid, il a été proclamé traître par le gouvernement et a fait face à d’intenses menaces. Le 12 janvier 2021, l’organisation a publié un rapport de situation prouvant qu’Israël est un régime d’apartheid. Titré « C’est un régime d’apartheid : Israël promeut et maintient la suprématie juive (Jewish Supremacy) entre la mer Méditerranée et le fleuve Jourdain », ce rapport détaille comment Israël met en œuvre le régime d’apartheid sur l’ensemble des territoires qu’il contrôle.

        B’Tselem conclut qu’Israël est un régime d’apartheid en apportant comme preuves les nouvelles pratiques politiques et législatives développées pour consolider sa suprématie et son contrôle sur les Palestiniens ; l’organisation rejette la perception d’Israël comme une démocratie à l’intérieur des frontières de la Ligne verte.

        —L’accord de 1949 a divisé les territoires palestiniens entre Israël et la Palestine le long d’une ligne de démarcation appelée Ligne Verte. La frontière orientale, s’étendant du Jourdain à la mer Morte, englobait Jérusalem-Est, la Cisjordanie et la bande de Gaza, ces trois zones devant rester sous souveraineté palestinienne. Cependant, après la guerre des Six Jours en 1967, Israël a occupé ces territoires. Suite à cela, les Palestiniens ont d’abord établi un gouvernement en exil, puis, en 1988, ont proclamé l’indépendance d’un État palestinien englobant la Cisjordanie occupée, Jérusalem-Est et Gaza. 157 des 193 États membres des Nations Unies reconnaissent officiellement la Palestine comme un État. Le 22 septembre 2005, le Royaume-Uni, la France, le Canada et l’Australie ont également reconnu officiellement l’État palestinien— Je donne ci-dessous un résumé du document de statut de B’Tselem :

        La méthode utilisée par Israël pour appliquer le système de suprématie juive et d’apartheid est un dispositif de redécoupage géographique, démographique et politique de la région. D’un côté, Israël présente une démocratie, et de l’autre, une oppression antidémocratique et une occupation. Cette réalité est ignorée. La présence de centaines de milliers de colons juifs installés en Cisjordanie, ainsi que l’annexion de Jérusalem-Est et de la Cisjordanie, sont fermement occultées. Le contrôle de la vie dans toute la région, la tenue des registres de population, l’attribution des terres, les listes électorales et le droit de voyager sont entièrement sous le contrôle du gouvernement. L’apartheid israélien s’exerce sur quatre fronts :

        1. La terre – Israël œuvre à judaïser l’ensemble de la région (Israel works to Judaize the entire area). Depuis 1948, il s’est emparé de plus de 90 % des terres situées à l’intérieur de la Ligne verte et a construit 280 colonies (nouveaux établissements) exclusivement réservées aux Juifs, notamment en Cisjordanie.
        2. La citoyenneté – Les Juifs vivant n’importe où dans le monde, ainsi que leurs enfants, petits-enfants et conjoints, ont droit à la citoyenneté israélienne. En revanche, les Palestiniens ne peuvent pas immigrer dans les zones contrôlées par Israël et ne peuvent pas obtenir la citoyenneté, même s’ils épousent des Israéliens.
        3. La liberté de circulation – Les citoyens israéliens peuvent entrer et sortir librement du pays, mais les Palestiniens, soumis à un statut de sujets, doivent obtenir des autorisations même pour se déplacer dans les zones qui leur sont assignées ou pour se rendre à l’étranger.
        4. La participation politique – Les sujets palestiniens d’Israël peuvent voter et se porter candidats, mais cela est rendu difficile par prétexte de divers motifs juridiques ; en fin de compte, 5 millions de Palestiniens ne peuvent pas participer à la vie politique, et leurs libertés d’expression et d’association sont entravées.

        Avec la loi intitulée « Loi fondamentale : Israël en tant qu’État-nation du peuple juif », approuvée et entrée en vigueur au Parlement en 2018, la discrimination entre Juifs et non-Juifs a été légitimée. Ainsi, la discrimination institutionnelle a été autorisée dans la gestion foncière, le logement, la citoyenneté, la langue et la culture, et l’apartheid a été enregistré comme une politique d’État. Cette loi raciste, promulguée précisément pendant la pandémie de Covid-19, a ainsi été soustraite à l’attention de l’opinion publique mondiale.

        Depuis l’attaque du Hamas du 7 octobre 2023 en particulier, Israël mène de manière coordonnée et délibérée un génocide dans le but d’anéantir le peuple palestinien dans la bande de Gaza. Au vu des déclarations publiques des décideurs israéliens et de l’insensibilité de la communauté internationale face au génocide, il existe de sérieux doutes et risques quant à l’extension du génocide de Gaza à d’autres régions sous contrôle israélien, en particulier la Cisjordanie. B’Tselem appelle la communauté israélienne et internationale à utiliser immédiatement tous les instruments disponibles dans le cadre du droit international pour mettre fin au génocide commis par Israël contre le peuple palestinien.

        LE HEREM POLITIQUE

        Les tactiques d’intimidation et de répression appliquées par le régime d’apartheid en Israël contre les intellectuels d’opposition sont les suivantes : l’isolement social et économique, le licenciement, la coupure des financements universitaires, les attaques physiques par des groupes fascistes et fondamentaux, le harcèlement numérique, les menaces de mort et les poursuites judiciaires visant à forcer les intellectuels dissidents à quitter le pays. Cette pratique, qualifiée d’autorépression, crée un climat de peur. Au lieu de menacer directement la personne ciblée, le régime d’apartheid génère une terreur indirecte en menaçant, en arrêtant ou en punissant son entourage proche. L’individu, dans une psychologie de « c’est bientôt mon tour », se condamne lui-même à l’autocensure, à l’exil (self-exile) et à l’abandon de son pays.

        Puisqu’il devient de plus en plus difficile d’obtenir un environnement de travail sécurisé et de vivre en Israël, en particulier pour ceux qui sont expulsés des médias grand public et des universités, une augmentation marquée des départs vers l’étranger est observée.

        La décision de herem (excommunication) rendue en 1656 par le tribunal rabbinique d’Amsterdam à l’encontre de Spinoza est, en réalité, le reflet exact de la situation actuelle d’Israël au XXIe siècle.

        Aujourd’hui en Israël, il n’est juridiquement pas possible d’infliger une peine officielle de « herem » religieuse ou légale aux écrivains et universitaires dissidents. Cependant, nous observons qu’un mécanisme de herem social, économique et politique — bien que non religieux — est en vigueur depuis longtemps. Par exemple, de nombreux intellectuels d’opposition tels que Gideon Levy, Israel Frey et Amira Hass subissent des insultes lorsqu’ils marchent dans la rue, se voient refuser l’accès aux restaurants ou sont écartés de la vie sociale en étant déclarés traîtres.

        Dans les universités israéliennes, les cours des universitaires qui critiquent le gouvernement ou l’armée sont annulés, leurs chaires leur sont retirées, leurs salaires et leurs financements sont coupés. Tout comme les liens économiques et sociaux de Spinoza avec la communauté ont été rompus, l’espace de vie de ces personnes est rétréci. Il s’agit d’un herem ou d’une excommunication poste-moderne.

        En d’autres termes, les lourdes malédictions religieuses de l’époque de Spinoza, propres à la loi de Moïse et aux tribus hébraïques — telles que « maudit soit-il le jour, maudit soit-il la nuit, maudit soit-il lorsqu’il se couche et maudit soit-il lorsqu’il se lève » —, ont aujourd’hui laissé la place au lynchage sur les réseaux sociaux, aux attaques physiques, aux menaces de mort et aux exclusions institutionnelles. Les noms et les époques changent, mais la réaction réactionnaire manifestée contre la libre pensée et la raison rationnelle qui remettent en question et analysent les dogmes établis et les puissances hégémoniques demeure, hélas, toujours la même.

        MOT DE LA FIN

        Les maîtres du monde — ou plus exactement les architectes et acteurs de la cabale sataniste mondiale qui projettent de tout réinitialiser (le Projet Great Reset) pour redessiner la planète — ne divisent plus les êtres humains à l’intérieur des frontières, mais numériquement aux frontières mêmes, par le biais de la séparation « EU-Passports / Non-EU Passports ». Cette pratique, où les titulaires d’un passeport occidental peuvent parcourir le monde librement tandis que les autres se heurtent à des murs de visas insurmontables, est qualifiée par les sociologues d’« Apartheid mondial du passeport ». Tout se passe comme si, à l’échelle globale, un apartheid cyber-virtuel invisible s’installait pas à pas, de manière progressive et accoutumant.

        Le « passeport d’apartheid » est un terme sociologique utilisé pour définir les inégalités mondiales en matière de citoyenneté et de passeport. La classification des individus selon leur pays de naissance, afin de restreindre ou de faciliter leur droit de voyager, est analysée par de nombreux sociologues et scientifiques comme une forme d’apartheid racial et économique mondial.

        Alors que les citoyens de certains pays peuvent entrer dans presque n’importe quel État sans visa ou avec des facilités à la frontière, d’autres se heurtent à de lourdes procédures de visa et à des obstacles bureaucratiques. Les pays riches accordent le droit de citoyenneté en échange d’investissements aux individus fortunés, tandis que les gens ordinaires consument leur existence face aux entraves administratives, aux contrôles frontaliers stricts et aux embargos sur les déplacements.

        Selon la sociologue et anthropologue américaine Catherine Besteman, le régime de visas et de frontières de nombreux pays occidentaux est une copie directe de l’ancien régime d’apartheid en Afrique du Sud. Dans son ouvrage paru en 2020, Militarized Global Apartheid, Besteman explique comment les pays du Nord global (États-Unis, Royaume-Uni, UE, Australie) ont militarisé leurs frontières, transformant les populations du Sud global en êtres « jetables ou asservissables » au moyen de la surveillance biométrique et des murs de visas. Le « visa de travail temporaire » appliqué par le Nord global est le décalque du système du « Passbook » (Carnet de passage), qui restreignait la liberté de circulation des travailleurs noirs en Afrique du Sud.

        Le juriste néerlandais Prof. Dimitri Vladimirovich Kochenov qualifie également cette inégalité des passeports de « féodalisme moderne ». Selon Kochenov, le monde occidental, qui se réclame de la démocratie, de la liberté et des droits de l’homme, se transforme aux postes-frontières en une aristocratie féodale, esclavagiste et raciste — voire en une culture tribale — entièrement fondée sur la lignée, le sang et le lieu de naissance. Il définit le fait de priver des individus de leur droit fondamental à la mobilité humaine et à la liberté de voyager, simplement parce qu’ils ne sont pas nés dans des pays occidentaux, comme une violence individuelle et un « apartheid du passeport ».

        Pour le sociologue français Étienne Balibar, le terme de « citoyenneté européenne » est erroné et dangereux, car il crée deux classes distinctes d’êtres humains : ceux qui sont citoyens européens et ceux qui ne le sont pas. Balibar souligne que le traitement réservé par la France aux immigrés et aux minorités n’est ni démocratique ni humain ; il préconise sa correction et une redéfinition de ce que signifie être citoyen dans un monde multiculturel. Il avertit que si les immigrants — majoritairement noirs et de couleur — arrivant en Europe sont privés de leurs droits civiques, ils risquent de se transformer en une sous-classe permanente. Cela engendrerait une dynamique qui n’aurait rien à envier au régime d’apartheid d’Afrique du Sud, aboutissant finalement à une « Europe d’Apartheid ».

        Il existe une forte probabilité pour que cette tumeur de l’Apartheid, qui s’est emparée d’Israël et ne cesse de se renforcer, se métastase et se propage aux États-Unis et aux pays européens. En effet, les structures sociales de ces pays, où l’extrême droite et la xénophobie sont puissantes, sont désormais mûres pour se transformer à leur tour en régimes d’apartheid.

        Si la communauté internationale et la conscience humaine n’élèvent pas une voix ferme contre le régime d’apartheid en Israël, contre le passeport d’apartheid et contre cette dynamique discriminatoire qui s’infiltre jusque dans des domaines internationales comme les compétitions sportives, les principes d’égalité, de fraternité et de liberté, ainsi que les idéaux universels des droits de l’homme façonnés depuis un siècle, seront tous rejetés dans la poubelle de l’Histoire. Ils seront remplacés par les règles anti-humaines et les diktats d’une Europe d’Apartheid, puis d’un Ordre Mondial d’Apartheid, où domineront les sanctions du plus fort, le droit du passeport privilégié et la distinction entre nations supérieures et nations inférieures. C’est pourquoi je propose, pour empêcher la propagation de l’épidémie, le démantèlement rapide de ce régime d’apartheid et, si nécessaire, l’abolition totale d’Israël par une résolution de l’ONU. Sinon, la paix et la sérénité ne seront jamais atteintes dans le monde et l’humanité sera entraînée dans une grande catastrophe en raison de délires et d’ambitions racistes et suprématistes héritées d’une ancienne tribu hébraïque esclavagiste et féodale.

      3. L’objectif de cet article est d’exprimer la lutte de celles et ceux qui résistent héroïquement à travers le monde contre l’obscurité de l’apartheid, d’alerter l’humanité entière contre ce virus en pleine expansion, et de porter à la connaissance du public les avertissements et le combat des voix dissidentes qui s’opposent aux pressions du régime d’apartheid et aux politiques d’Israël en vigueur depuis 2018. L’article se compose de deux sections. La première analyse la résistance à l’apartheid menée par les universitaires israéliens, tandis que la seconde analyse celle des journalistes dissidents et des organisations non gouvernementale.

        SECTION I – LA RÉSISTANCE DES UNIVERSITAIRES ISRAELIENS CONTRE L’APARTHEID

        L’apartheid est un système politique qui institutionnalise la ségrégation raciale et légitime le racisme ethnique par le droit. En Allemagne nazie, au cours de la période 1933-1939, le régime qui conditionnait la citoyenneté au sang et considérait la race germanique comme supérieure aux autres, constituait un modèle d’exclusion absolue et d’accès à l’apartheid, instauré par l’État et mis en œuvre par des lois. Dans ce contexte, les lois de Nuremberg de 1935 en Allemagne nazie comptent parmi les premières lois d’apartheid de l’histoire mondiale. 1

        Après les nazis, la république d’Afrique du Sud a ouvertement employé le terme d’« Apartheid » (séparation) en 1948 pour faire de ce régime une politique d’État officielle. Il est manifeste que l’Allemagne nazie a servi de modèle « proto-apartheid » le plus radical ayant inspiré l’Afrique du Sud. Dans ces deux régimes, le racisme n’était pas un préjugé de rue, mais un impératif catégorique constitutionnel.

        Bien que l’Allemagne nazie se soit effondrée en 1945 et le régime d’apartheid sud-africain en 1994, nous observons que l’esprit, ou à vrai dire, le fantôme du nazisme et de l’apartheid domine encore le monde. il existe aujourd’hui un pays qui s’obstine à perpétuer un régime d’apartheid : Israël ! Avec l’entrée en vigueur de la Loi Fondamentale adoptée par le Parlement en 2018, Israël s’est transformé en une structure d’Apartheid.

        Il existe des intellectuels, des libres-penseurs, des universitaires et des journalistes qui s’opposent au régime d’apartheid en Israël et critique l’occupation, les politiques gouvernementales, le génocide et les opérations militaires. Pourtant, pour une raison quelconque, on ne leur donne presque aucune place, que ce soit dans les médias occidentaux ou dans les médias turcs ; on décèle même une tendance commune à tenter de les ignorer.

        La réalité est que des pressions sociales, économiques et psychologiques multiformes sont exercées contre les intellectuels dissidents et antisionistes en Israël. Le pouvoir d’apartheid emploie des tactiques d’inspiration nazie pour faire taire et intimider les voix critiques : l’isolement social et économique, le licenciement, la coupure des salaires et des financements, les harcèlements physiques ou numériques par des groupes fascistes et théocratiques, les menaces de mort et les poursuites judiciaires afin de les contraindre à l’exil…

        On trouve très peu de traces des biographies ou des œuvres de ces intellectuels dissidents sur les canaux engagés comme Wikipédia, et elles sont quasi inexistantes en langue turque. Presque personne en Turquie et dans le monde entier n’a entendu parler de leurs noms ou de leurs travaux, et je doute qu’aucun intellectuel turc ne s’intéresse au drame des intellectuels israéliens.

        1) Prof. Ilan Pappé (Historien) : Après avoir écrit son ouvrage Le Nettoyage ethnique de la Palestine (2006), il a été ostracisé par l’Université de Haïfa, poussé à la démission et publiquement ciblé par le ministre de l’Éducation. Après avoir reçu d’innombrables menaces de mort, il a été contraint de fuir au Royaume-Uni en 2007 pour assurer sa sécurité et de partir en exil. Il poursuit actuellement ses travaux à l’Université d’Exeter.

        Son œuvre majeure publiée en 2024, Lobbying for Zionism on Both Sides of the Atlantic (Faire du lobbying pour le sionisme des deux côtés de l’Atlantique), examine à la loupe les activités et la propagande des lobbies sionistes aux États-Unis et au Royaume-Uni ; elle explique comment ces lobbies orientent la politique étrangère politico-militaire anglo-américaine au Moyen-Orient. Pappé y remet en question le soutien et le silence des États occidentaux face aux politiques de nettoyage ethnique et de génocide menées par Israël contre les Palestiniens.

        Ses principales œuvres traduites en turc sont : Le Nettoyage ethnique de la Palestine (İletişim Yayınları / Phoenix) ; Dix mythes sur Israël (Nika Yayınevi) ; La plus grande prison de la Terre : Histoire des territoires occupés (Ketebe Yayınları) ; Le Lobbying sioniste des deux côtés de l’Atlantique (Ketebe Yayınları).

        2) Prof. Neve Gordon : Alors qu’il était professeur de sciences politiques, il est devenu la cible d’un véritable lynchage et de vives pressions politiques en raison de ses articles soutenant le mouvement international de boycott contre Israël (BDS). Accusé par son université et le gouvernement, et après avoir reçu des menaces de mort, il a fui vers le Royaume-Uni. Il enseigne actuellement à l’Université Queen Mary de Londres.

        Son chef-d’œuvre écrit en 2015 avec l’anthropologue britannique Nicola Perugini, The Human Right to Dominate (Le droit humain de dominer), attire l’attention sur un nouveau phénomène paradoxal : il affirme que la notion de « droits de l’homme » n’est plus utilisée pour les victimes, mais pour la partie oppresseure, agressive ou dominatrice.

        En partant de l’exemple israélo-palestinien, Gordon soutient que les droits humains ne sont plus universels ni apolitiques, mais sont devenus une arme flexible au service des intérêts de ceux qui les détiennent. Les puissants sur le plan économique et militaire manipulent leurs discours pour asseoir leur domination sur un terrain moral et juridique. Par exemple, lorsque des colons juifs présentent comme une « épuration ethnique » ou une « violation des droits humains » le fait d’être expulsés légalement des maisons et des terres palestiniennes qu’ils occupent, jouant ainsi les victimes ! Ce livre est une œuvre culte unique qui met à nu la manière dont les droits humains et leur terminologie sont transformés par les puissants en une arme pour écraser les opprimés, légitimer le colonialisme et le régime d’apartheid, et comment cela est masqué idéologiquement et juridiquement par les concepts de droits humains. Aucun livre de Gordon n’a été traduit en turc.

        3) Prof. Shlomo Sand (Historien socialiste, né en 1946 / Israël – France) : Il a enseigné à l’Université de Tel-Aviv, a passé une grande partie de sa vie en France et a rédigé des ouvrages réfutant totalement les thèses historiques du sionisme, tels que Comment le peuple juif fut inventé et Comment la terre d’Israël fut inventée. Ses œuvres sont disponibles en turc (Doğan Kitap). Enfin, il a écrit Comment j’ai cessé d’être juif. En raison de ses liens avec la France, le gouvernement n’a pas déployé d’efforts excessifs pour faire taire cet historien.

        Sand critique sévèrement Israël pour sa transformation en un régime d’« ethnodémocratie » et d’« apartheid » au moyen de nouvelles lois et de la Loi fondamentale. Il témoigne de l’octroi de privilèges antidémocratiques aux Juifs, soulignant que l’obstination d’Israël à demeurer un État juif d’apartheid enferme pour toujours la minorité arabe et les autres nations non juives du pays dans un statut de « citoyens de seconde zone ». Il préconise qu’Israël devienne un État où tous ses citoyens (Arabes, Chrétiens, Juifs, Russes, etc.) jouissent de droits égaux.

        Il rejette catégoriquement l’idée selon laquelle le judaïsme serait une continuité biologique ou génétique ; il constate que cette religion s’est transformée dans le monde moderne en une structure tribale fondée sur le mythe de l’« élection divine ». Il considère le fait qu’un Juif séculier (laïque), bien que non croyant, conserve son identité juive comme une tentative de « suprématie ethnique » en contradiction avec les valeurs humanistes universelles. En effet, la plupart des Juifs contemporains ne sont pas les descendants des anciens Hébreux, mais plutôt les descendants de diverses communautés ethniques converties au cours de l’histoire. Il affirme donc qu’il n’est pas rationnel d’établir un lien biologique et généalogique remontant jusqu’à Abraham.

        Sand éprouve un profond dégoût et une lassitude face à l’ethnocentrisme et à la morgue (vanité) de l’élection dans le judaïsme ; il est révulsé par ceux qui ne croient pas en la religion, ne vont pas à la synagogue, mais se considèrent néanmoins comme génétiquement ou historiquement supérieurs ou élus : voyant ce sentiment de suprématie et de privilège légitimé par l’apartheid, il ressent le fait de porter cette identité comme une complicité de crime, et s’écriant « cela suffit », il démissionne de cette complicité.

        Il s’intéresse à la question : « Pourquoi cette construction identitaire fait-elle souffrir les êtres humains ? » Sa colère est dirigée contre l’injustice ; il porte la colère de celui qui quitte la table familiale dont il faisait partie. Le judaïsme n’est plus seulement un système de foi ; il est devenu une identité transformée en « justification » pour des points de contrôle militaires, des lois sur la citoyenneté, des droits de propriété et une guerre sans fin.

        Sand réfute les mythes de la Torah et le « Grand Exil » à l’aide de documents historiques, faisant passer l’identité d’une « sacralité abstraite » à une « citoyenneté politique concrète ». Une autre cible de sa colère réside dans ses propres collègues. Il éprouve une vive réaction envers les universitaires qui, bien que connaissant les réalités historiques, gardent le silence au nom de l’intérêt national ou de la paix sociale : « Cette table est sanglante, et tant que je serai assis à cette table, je serai complice de ce sang », déclare-t-il en refusant d’être juif. À la fin du livre, il proclame ne plus se définir comme « Juif », mais simplement comme « Israélien », soulignant que l’identité ne doit pas être un « destin », mais un « choix » et une posture éthique.

        4) Prof. Avi Shlaim : À l’instar de Pappé, l’historien Shlaim figure parmi les pionniers du courant des « Nouveaux Historiens » qui remettent en question et critiquent l’histoire officielle d’Israël. En raison de menaces, il a fui le pays et poursuit ses travaux académiques et sa vie depuis de nombreuses années à l’Université d’Oxford, au Royaume-Uni.

        5) Prof. Raz Segal : Historien spécialiste de l’Holocauste et des génocides, Segal a été ciblé par les médias après avoir écrit un article qualifiant la situation à Gaza de « cas d’école de génocide ». Après avoir reçu des menaces de mort, il a fui vers les États-Unis et a été contraint de poursuivre sa carrière à l’Université Stockton. Aucun de ses livres n’a été traduit en turc.

        6) Prof. Omer Bartov : Ayant critiqué les opérations de l’armée israélienne ainsi que les discours d’apartheid et théocratiques du gouvernement, l’historien Bartov a dû s’enfuir et poursuit sa vie académique depuis longtemps à l’Université Brown, aux États-Unis. Aucun livre de Bartov n’a été traduit en turc.

        7) Prof. Pierre Stambul : Historien français né à Paris en 1950 (dont le nom est méconnu en Turquie), Stambul est l’une des figures les plus actives du mouvement juif dissident en France. Il est membre et ancien porte-parole de l’« Union juive française pour la paix » (UJFP). Sa famille a survécu à l’Holocauste, et lui-même vient de la tradition communiste qui définit le sionisme comme une forme de colonialisme. Ses œuvres majeures : Le Sionisme en question, Du projet sioniste au génocide, Contre l’antisémitisme et pour les droits du peuple palestinien. Aucun livre de Stambul n’est traduit en turc.

        8) Dr. Rony Brauman : Il est l’un des intellectuels juifs les plus influents de France. Ancien président de Médecins Sans Frontières, médecin et universitaire, Brauman compte parmi les personnalités qui critiquent avec le plus de courage à la télévision et dans ses livres les opérations militaires et les violations du droit humanitaire menées par Israël sous prétexte du « droit à se défendre ». Il est l’auteur d’ouvrages majeurs tels que La discorde : Israël-Palestine, les juifs, la France et Manifeste pour les Palestiniens. Aucun de ses livres n’a été traduit en turc.

        9) Michel Warschawski : Activiste antisioniste né à Strasbourg en 1950, il a émigré à Jérusalem à l’âge de 16 ans et y a organisé une opposition radicale contre la structure militariste d’Israël. Il a purgé une peine de prison pour avoir refusé d’effectuer son service militaire dans l’armée israélienne. Il s’est fait connaître avec son livre Programmer le désastre : La politique israélienne à l’œuvre.

        Son ouvrage À tombeau ouvert : la crise de la société israélienne analyse la manière dont le sionisme entraîne la société israélienne dans une crise majeure ; il affirme que les politiques d’occupation et de violence mènent Israël « à tombeau ouvert ». L’auteur soutient que l’occupation ne corrompt pas seulement psychologiquement et socialement les victimes (les Palestiniens), mais aussi les occupants (les Israéliens) ; il avance que l’idéologie sioniste conduit au militarisme et à une crise de la démocratie. Ce livre a été traduit en turc par les éditions Agora.

        10) Yeşayahu Leibowitz (1903 – 1994) : Professeur de chimie et de neurophysiologie, Leibowitz est une figure légendaire. Bien qu’il fût un Juif religieux israélien et un sioniste, il n’hésitait pas à critiquer ouvertement Israël de fond en comble. Il a démontré que l’État d’Israël et le sionisme étaient devenus plus sacrés que le judaïsme lui-même, accusant les soldats israéliens dans les territoires palestiniens occupés de se comporter en « Judéo-Nazis », et tirant la sonnette d’alarme quant à l’impact inhumain de l’occupation tant sur les victimes que sur les bourreaux.

        L’expression « Judéo-Nazis » a provoqué un véritable choc en Israël, et la tension entre lui et le pouvoir est restée vive tout au long de sa vie. Leibowitz n’a pas connu le régime d’apartheid stricto sensu, mais à travers le concept de « Judéo-Nazis », il a pressenti la terrible métamorphose dans laquelle Israël s’engageait, anticipant cela de manière prophétique.

        S’il avait connu le régime d’apartheid, sa réaction aurait été bien plus virulente, et il aurait très probablement été contraint d’exiler ou de fuir. Peut-être aurait-il lui aussi écrit un livre à l’instar du Prof. Shlomo Sand, écœuré par les politiques d’apartheid d’Israël et les suprémacistes juifs, intitulé Comment j’ai cessé d’être sioniste et juif. En raison de sa posture intransigeante et de ses réquisitoires sévères, semblables à ceux du prophète Ésaïe raconté dans la Torah, il a été surnommé le « Prophète de la Colère ». (2) 2

        À la suite de la guerre de 1967, Leibowitz s’est opposé aux délires de « ferveur messianique / victoire sacrée » qui s’emparaient de la société israélienne et des milieux religieux ; il a lancé des avertissements prophétiques selon lesquels l’occupation transformerait Israël en un monstre nationaliste-militariste, tandis que la religion deviendrait la prostituée de l’État. Dans son célèbre article de 1968, il écrit mot pour mot :

        « Un État qui maintient un autre peuple sous sa domination est inévitablement contraint de se transformer en un État de services secrets. Cette situation aura un effet désastreux sur l’éducation, la liberté de parole et les institutions démocratiques. Le nationalisme qui en résultera évoluera inévitablement vers une monstruosité militariste. »

        En tant que séculier radical, Leibowitz était partisan de la séparation de la religion et de la politique. Dans son livre Judaism, Human Values, and the Jewish State (Judaïsme, valeurs humaines et État juif), il constate que dès lors que le judaïsme se met au service de l’autorité de l’État et des intérêts nationalistes, il perd sa valeur divine et devient un serviteur de la puissance politique dominante, ou selon sa propre expression, « la prostituée de l’État ». (3) 3

        Peu avant sa mort en 1994, lors d’un entretien accordé cette même année, il soulignait à nouveau qu’Israël, ayant légalisé la torture par décision de la Cour suprême, était un État « Judéo-Nazi » doté d’une mauvaise conscience. (La Mauvaise Conscience d’Israël, p. 122-123, Y. Leibowitz & J. Algazy, Le Monde-Éditions, Paris, janvier 1994). Aucun de ses livres n’a été traduit en turc.

        (Pour en savoir plus sur la résistance à l’apartheid menée par les journalistes dissidents et les organisations de la société civile israéliennes, cliquez sur le lien SECTION II – LA RÉSISTANCE DES JOURNALISTES ET DES OSC CONTRE APARTHEID

        Les Notes

        1 En recherchant les origines de l’apartheid, du racisme institutionnalisé et de la discrimination ethnique, les juristes et les historiens mettent l’accent sur les « lois Jim Crow » (1870-1965) aux États-Unis ainsi que sur les pratiques jingoïstes des empires coloniaux dans leurs colonies. Il est d’ailleurs documenté que les juristes nazis s’en sont inspirés lors de la rédaction des lois de Nuremberg, lesquelles dépossédaient et ségréguaient les Afro-Américains aux États-Unis.

        2 Le prince Isaïe, qui vécut entre 740 et 700 av. J.-C., était un noble et prophète israélite. Il dénonça la corruption et le pillage des rois et des dirigeants israélites de son époque, comparant Jérusalem à Sodome et Gomorrhe, célèbres pour leur dépravation et leur immoralité. Il accusa les gouvernants d’être « les dirigeants de Sodome » et les Israélites d’être « le peuple de Gomorrhe ». Voici un extrait de ses paroles : « Écoutez la parole du Seigneur, vous, dirigeants de Sodome ! Écoutez les lois, vous, habitants de Gomorrhe ! Comment la ville fidèle est-elle devenue une prostituée ? Elle était pleine de justice, un lieu de droiture. Maintenant, elle est pleine de brigands. Son argent est devenu scorie, son vin dilué. Ses dirigeants sont de mèche avec les corrompus et les voleurs. Tous aiment les pots-de-vin, tous recherchent les présents. » (Torah – Isaïe chapitres 1 à 5)

        3 En 1993, à l’âge de 90 ans, il se voit attribuer le prix d’Israël pour l’ensemble de son œuvre, la plus haute distinction civile du pays. Naturellement, il accepte le prix ; mais dès que la nouvelle s’ébruite, la polémique éclate. Le Premier ministre de l’époque, Yitzhak Rabin, annonce qu’il ne participera pas à la cérémonie et qu’il la boycottera en raison des virulentes critiques de Leibowitz à l’encontre du gouvernement, de l’armée et de la politique d’occupation. Le cabinet israélien se réunit également pour s’opposer à la remise du prix. Les autorités militaires remettent sur la table le fait que Leibowitz comparait les méthodes de l’armée israélienne à celles du Hamas et soutenait les soldats qui refusaient de servir dans les territoires palestiniens occupés.Alors que des manifestations populaires éclatent, l’affaire est portée devant la Cour suprême pour annuler le prix. Pour faire baisser la tension, Leibowitz annonce sereinement qu’il renonce à recevoir le prix

      4. Avrupa Birliği Apartheid’ı

        Küresel düzlemde ülkeler nasıl ki G7 & G20 diye sınıflandırılmışsa, Avrupa Birliği düzleminde de insanlar “EU-Citizens & Non-EU Citizens” olarak sınıflandırılır. Ama bu ayrımı mercek altına alırsak AB konjonktürünün kamufle bir apartheid yapısını içselleştirdiği açığa çıkar. AB insanları 3 sınıfa ayırır:

        Birinci Ülke Vatandaşları (EU citizens ) Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi 29 AB ülkesinin vatandaşları Schengen Bölgesinde serbest dolaşım hakkına sahiptir. Pasaporta bile gerek kalmadan kimlikleriyle istedikleri gibi girer-çıkar, çalışır, yaşar.
        İkinci Ülke Vatandaşları AB üyesi olmadığı halde özel statüde bulunan İsviçre, Norveç, İzlanda, Liechtenstein’dır. Bu gruptakiler AB vatandaşlarıyla aynı haklara sahiptir.
        Üçüncü Ülke Vatandaşları (Non-EU Citizens) AB dışında kalan tüm ülkelerin vatandaşları, Türkiye, ABD, İngiltere, Rusya, Çin gibi bu kapsamdadır
        .

        Avrupa Birliğindeki bu yeni sınıflandırmaya dikkat çeken bilim insanları pasaportların artık seyahat belgesi olmadığını; fakat feodal bir sınıflandırma ve ırksal ayrımcılık (apartheid) aygıtı olduğunu belirtirler. Bunların arasında Fransız filozof Prof. Étienne Balibar, Hollandalı hukuk profesörü Dimitry Kochenov, siyasal coğrafyacı Reece Jones ve antropolog Catherine Besteman’ı sayabiliriz. (1)

        Ancak, bu sınıflandırma aslında Avrupalı için olağan, kanıksanmış ve alışıla gelmiş bir durumdur. Zira Avrupa’daki 12 devlet halen krallıkla yönetilmekte ve her birinin başında bir kral, prens, dük veya kraliyet aileleri bulunmaktadır. Feodal hiyerarşi ve gelenekler, aristokrasi ve asalet ünvanları Avrupa’da hala geçerlidir ve kraliyet soyunun sıradan halk ile karışmamasına özen gösterilir:

        İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık: Kral III. Charles; İspanya: Kral VI. Felipe; Hollanda: Kral Willem-Alexander; Belçika: Kral Philippe; İsveç: Kral XVI. Carl Gustaf; Norveç: Kral V. Harald; Danimarka: Kral X. Frederik tarafından yönetilir. (2)

        İmdi,  hiç kimse kalkıp da “bu ülkelerdeki kraliyet aileleri  günümüzde sadece, kültürel ve ulusal birliği temsil eden sembolik diplomatik rollere sahiptir;  bu ülkelerde seçimler var, partiler var, demokrasi var” diye tepişmeye kalkışmasın.  Bu ülkelerdeki rejimler   çok partili sistemin, anayasanın ve seçimlerin olduğu, göstermelik, yapay demokrasilerdir.  Halk sandığa gider ancak medya ve tüm kurumlar derin devlet tarafından kontrol edildiği için gerçek bir rekabet veya radikal bir iktidar değişimi olasılığı yoktur. Medya, yapay zeka algoritmaları, sosyal medya botları ve deepfake  teknolojileri kullanılarak seçmenlerin algıları     şekillendirilir; platformlar üzerinden halka "yönetime katılıyormuş" hissi verilirken, arka planda   antidemokratik mekanizmalar işler.

        Zira İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte dünya egemenleri gerçek anlamda demokrasi ile insanları yönetmenin olanaksız olduğunu fark ettiler ve dünyadaki demokratik uyanışı sönümlendirme çabasına giriştiler. O nedenle artık çoğunluğun değil, güçlünün iktidar olduğu “yapay demokrasiler” çağına, ya da Ortaçağ demokrasilerine geçmiş bulunuyoruz.

        Bu geriye doğru sıçrama sonucu dünyadaki demokrasilerin neredeyse tümü yapay demokrasilere dönüşmüştür. İşte Étienne Balibar, Dimitry Kochenov, Reece Jones ve Catherine Besteman’ın irdeledikleri sorunsal budur: Yapay demokrasiler, ülkelerin ve insanları sınıflandırması salgın gibi yayılıyor. Pasaportlar artık masum birer seyahat belgesi değil, ancak küresel düzenin feodal bir sınıflandırma ve ayrımcılık (apartheid) aygıtıdır. Trump'ın bazı ülkeleri “shithole countries” olarak görmesi de bundandır. (3
        )

        Apartheid Pasaportu

        Prof. Kochenov’a göre modern vatandaşlık, geçmişteki köleci ve feodal sistemlerinin başkalaşım (metamorfoz) geçirmiş halidir. Zira günümüzde insanların yasal hakları, özgürlük ve yaşam seviyeleri nerede doğduklarına göre belirleniyor ve pasaport da bunun yasal somut bir belgesi oluyor. İnsanların küresel hiyerarşideki sırasını gösteren pasaport insanları kendi coğrafyasına hapseden, fakat seçkin bir azınlığa küresel hareketlilik ve ayrıcalık sağlayan bir ayrımcılık (apartheid) belgesi oluyor.

        Kırmızı (AB) ve lacivert (ABD) pasaport sahipleri dünyada istedikleri gibi cirit atarken, diğerleri vize kuyruklarında insan onuruna aykırı süreçlerden geçiyor, aşağılanıyor, sınır dışı ediliyor, hatta seyahat bile edemiyorlar. Kochenov bu sistemi “pasaport apartheid’ı” olarak tanımlar ve kölelik nasıl kaldırıldıysa pasaport ayrımının da kaldırılması gerektiğini belirtir.

        Bunun yerine Küresel Sivil Haklar ve Dünya Vatandaşlığı önerir. Yani Avrupa Birliğinin başlangıçtaki ideal modelinin —üye ülkeler arasında sınırların kaldırılması gibi— küresel ölçeğe yayılması gerektiğini belirtir, İnsan Hakları Beyannamesinin kağıt üstünde kalmaması için her bireyin seyahat etme ve çalışma hakkının uluslararası ölçekte güvenceye alınmasını önerir. (4)

        Apartheid Avrupa

        Prof. Étienne Balibar “Apartheid Avrupa” kavramını ortaya atar: Avrupa, kendi sınırları içinde üçüncü ülke vatandaşı, göçmen veya sığınmacı nüfusa siyasal ve medeni hakları vermeyerek çifte bir hukuk sistemi yaratmıştır. Ülkelerin sınırları sadece coğrafi-milli uçlarda değil, metropollerin göbeğinde, polis kontrollerinde ve kimlik sorgulamalarında yeniden üretilmektedir. Yani ülkelerin milli dış sınırlarından başka bir de milli iç sınırları vardır. Balibar bunun “Sınırların Yayılması” (Diffusion of Borders) olduğunu ve bu durumun Avrupa’da yaşadığı halde insan hakları açısından ” üçüncü sınıf” muamelesi gören, gettolara sıkışmış bir nüfus yarattığını belirtir ki bu apartheid benzeri bir yapıdır.

        Güney Afrika’daki rejimi sahada incelemiş bir antropolog olan Catherine Besteman, bu ülkedeki apartheid sistemin ilga edilmiş olmasına rağmen, bugün küresel ölçekte sürdüğünü ve kopyalandığını belirtir. Güney Afrika Cumhuriyetinin apartheid rejiminde Siyahiler “Bantustan” adı verilen, etrafı dikenli tellerle çevrili yoksul bölgelere hapsedilirdi ve sadece ucuz iş gücü olarak kentlere girmelerine izin verilirdi. Catherine Besteman, Avrupa Birliğinin de benzer şekilde sınır duvarları, sığınmacı kampları ve sıkı vize rejimiyle devasa bir açık hava hapishanesine dönüştüğünü örneklerle gösterir.

        Sınırlar ve Duvarlar

        Siyasal coğrafyacı Reece Jones sınırlar, tel örgüler, mayınlar ve duvarlar, kaçakçılığı ve terörü engellemekten ziyade, zenginlerin refahını yoksullardan korumak için inşa edildiğini belirtir. Batılı ülkeler kendi refahını ve beyaz üstüncülüğü (White Supremacy) korumak için sınırlarını insansız hava araçları, gözetleme kuleleri, tel örgüler ve askeri güçle tahkim etmiştir. Bu, ırkçı ve militarize küresel bir apartheid sistemidir. Jones pasaportun ve sınır kontrolünün aslında —özellikle I. Ve II. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında—- yeni icatlar olduğuna ve insanların seyahat özgürlüğünün devletlerin egemenlik iddiaları ve toprak hırsıyla ellerinden alındığına dikkat çeker.

        Vatandaşlık hakkı ve pasaportlar, aslında “eşitlik” veya “güvenlik” sağlayan demokratik ve insancıl araçlar değildir. Tam tersine, sömürgecilik sonrasının dünyasında zenginliği, ırksal üstüncülüğü ve coğrafi adaletsizliği yeniden kalıcı hale getiren postmodern birer prangadır.

        Eurodac

        Eurodac, Avrupa Birliği üyesi ülkelere sığınma başvurusunda bulunanların parmak izleri ile biyometrik yüz tanıma verilerinin toplandığı merkezi bir veri tabanı sistemidir. Açılımı European Asylum Dactyloscopy Database (Avrupa Sığınma Parmak İzi Veritabanı) şeklindedir. Bir göçmenin daha önce başka bir ülkede kayıt altına alınıp alınmadığı anında görülür. 6 yaşından büyük tüm sığınmacıların ve göçmenlerin parmak izleri, fotoğrafları ve dijital biyometrik verileri Eurodac merkezine gönderilir ve sistemdeki mevcut kayıtlarla karşılaştırılır.

        EES Giriş-Çıkış Sistemi

        Avrupa Birliği 1993te kurulduktan sonra ilk iş olarak 1995 yılında Schengen Anlaşmasını yürürlüğe koyduğunu anımsayalım. Böylece “EU-Citizens & Non-EU Citizens” ayrımı resmen başlamış oldu. AB vatandaşları sınır kapılarından hızlı geçiş yapabilirken, diğer ülke vatandaşları sıkı bir pasaport ve vize kontrolüne tabi tutuldu. Ancak bu kontrol için gümrük kapılarında mevzuatı bilen eleman çalıştırmak zorunda kaldıklarından zamanla bu işle uğraşmaktan sıkıldılar ve sonunda bu işi yapay zekaya devrettiler.

        Nisan 2026’da Schengen bölgesindeki 29 ülkede yapay zeka algoritmalı biyometrik ve dijital Giriş-Çıkış Sistemine (EES – Entry-Exit System) eş zamanlı olarak geçildi. Bu algoritmik düzenek Schengen Bölgesine gelen üçüncü ülke vatandaşlarının biyometrik parmak izi ve yüz görüntüsünü, giriş-çıkış tarihi, saati, pasaport bilgilerini, vize süresini ve 90/180 kuralını aşanları anında tespit edecek.
        Yani artık “Non-EU Citizens” üçüncü ülke vatandaşlarının giriş/çıkış onayını yapay zeka verecek. Böylece pasaportlara damga vurulması da kalkıyor. Pasaportun tipine göre sistem daha sınıra gelmeden kişileri “riskli” veya “güvenli” olarak kodlayabiliyor. İnsan onurunu hiçe sayan bu dijital filtreleme, aslında Prof. Kochenov’un söz ettiği doğum piyangosunun yapay zeka ile pekiştirilen yeni bir apartheid uygulamasıdır. Buna Neo-Apartheid da yiyebiliriz.

        İyi de, es kaza yapay zeka algoritması biyometrik verilere onay vermezse ne olacak ? O zaman vizen bile olsa geldiğin gibi kapı dışarı derdest edilip mahrece iade edilirsin. Ondan sonra git derdini Marko Paşaya anlat diyeceğim ama, o da çoktan tarih oldu. Peki ne yapacaksın ? Bak kardeşim otur oturduğun yerde, fazla kıpraşma, sesin de fazla çıkmasın, sonra öcüler ham yapar. Ecclesiastes’ın dediği gibi git sevinçle ekmeğini ye, keyifle şarabını iç ve kalan ömrünün bütün günlerinde sevdiğin ile hoş bir hayat geçir.

        Sonuç olarak

        İmdi, Avrupa Birliği, başlangıçta sınırları kaldıran, insan haklarını ve serbest dolaşımı sağlayan bir barış projesi olarak sunulmuştu. Ancak bugün gelinen noktada, o çok övülen “sınırsızlık” sadece kulübün ayrıcalıklı üyeleri ve onların pasaportları için geçerli. Dışarıya karşı ise devasa, militarize ve teknolojik bir duvar örülürken AB’nin apartheid bir yapıya gidişatı hızla inşa ediliyor: Tehdit olarak gördüğü mülteci ve göçmenleri tampon ülkelere şutluyor; Türkiye, Libya, Tunus ve Fas gibi ülkelere milyarlarca Avro fon sağlayarak bu ülkeleri Avrupa’nın bekçi köpekleri haline getiriyor.

        Avrupa’da bir zamanlar etik dışı görülen “sınırları kapatma, yabancıları dışlama ve seçici kabul” politikaları artık merkez sağ ve hatta sol partilerin bile seçim vaatleri haline geldi. Kültürel homojenliği koruma arzusu liberal ve hümanist değerlerin önüne geçmiş durumda.


        Prof. Balibar bu tehlikeye vurgu yapıyor. Eğer Avrupa, sınırlarını militarize etmeye ve içerideki göçmen nüfusu haklardan mahrum bırakarak “ikinci sınıf insan” statüsünde tutmaya devam ederse, kendi eliyle inşa ettiği o demokratik ortam kaçınılmaz olarak küresel bir apartheid rejiminin merkez üssü haline gelecektir.

        Bilim insanlarının endişe ya da öngörülerinin komplo teorisi veya bir distopya olduğu iddialarını zerre kadar ciddiye almıyorum ve kesinlikle kabul etmiyorum: Bu gidişat metastaz yaparak yayılan ve maalesef her geçen gün adım adım örülen somut bir gerçeklik. İnsanlık gelecekte bu yapay prangaları bir gün kıracak olsa bile, bu gidişatın ilk önce çok daha karanlık bir evreye, belki de küresel büyük bir kaosa evrilmesi kaçınılmaz görünüyor.

        İnsanlık, apartheid ruhunun yapay prangalarını bir gün kırabilir mi, yoksa bu hiyerarşi insanlığın doğasındaki o “hırs ve mülkiyet” dürtüsünün kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu “iyimser umut” ile “kötümser gerçeklik” arasındaki gerilim, insanlık tarihinin en eski çıkmazlarından biri. Umut etmek, dünyanın bu acımasız ve adaletsiz yapısı karşısında zihni ve ruhu diri tutmanın tek yolu belki; ama gidişata büyük çerçeveden bakınca insanın içinin kararmaması da imkansız.

        Dipnotlar

        1) G7 ülkeleri ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya ve Kanada’dan oluşur. (Avrupa Birliği temsilci gönderir). Çin ve Rusya, G7ye alternatif olarak BRICS ‘i kurmuşlardır. G20 ise başta G7 ülkeleri olmak üzere, Türkiye, Rusya, Çin, Arjantin, Avustralya, Brezilya, , Endonezya, , Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Meksika, , Suudi Arabistan, Avrupa Birliği ve Afrika Birliğinden oluşur.

        2) III. Charles, ayrıca “İngiliz Milletler Topluluğu” (Commonwealth) üyesi Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Antigua ve Barbuda, Bahamalar, Belize, Grenada, Jamaika, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Tuvalu’nun da Başkanıdır. Bunlar bir zamanlar Büyük Britanya İmparatorluğunun eski dominyonlarıydı. Gerçi Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika bağımsız olmuştur ama bu fasulyeden bir bağımsızlıktır. Krallıklardan başka dükalık ve prenslikler de vardır: Lüksemburg Büyük Dükalığı: Büyük Dük Henri; Monako Prensliği: Prens II. Albert; Liechtenstein Prensliği: Prens II. Hans-Adam; Andorra Pensliği: Eş-prenslikle yönetilir. Fransa Cumhurbaşkanı ve İspanya Piskoposu eş devlet başkanıdır. Vatikan: Teokratik bir krallık olun Vatikan’ın başkanı da Papadır. Sanki Ortaçağ’a gittik geldik gibi değil mi ?

        3) Yapay (Sanal) Demokrasi anayasal kurumların ve demokratik seçimlerin kağıt üzerinde var olduğu, ancak gerçekte halkın iradesinin karar alma süreçlerine etki edemediği rejimleri tanımlayan bir siyasal bilimler kavramıdır. Bu sistemde demokrasi sadece bir “araç” olarak kullanılır.

        4) Kochenov sınırların kalkması durumunda refahın küresel olarak eşitleneceğini varsayar. Ancak sınırlar tamamen kalktığında, milyarlarca insanın gelişmiş metropollere yığılması nasıl engellenecek ? Güçlü devletler, kendi vatandaşlarının pasaport imtiyazlarını korumak için askeri ve teknolojik güç kullanmaktan neden vazgeçsinler? Yine de bu teori Bakunin ve Kropotkin kadar ütopik bir dünya tanımlamasa ve günümüzün vahşi jeopolitik gerçekliğinde hayali kalsa bile, apartheid pasaportun işkencesini yaşayan özellikle entelektüel donanımlı insanlar için, mevcut adaletsizliği açıkça teşhir ettiğinden çok ilginç bir beyin fırtınası vakası sunmuş oluyor. Ya tutarsa ?

      5. Dijital platformların çoğu yapay zeka algoritmaları ile donatılmış olduklarından bu kullanıcılar için büyük bir risk oluşturmaktadır. Özel yaşam, düşünce ve ifade özgürlüğü algoritmik kontrol mekanizmaları ile tehdit altındadır. Bu platformlar “topluluk kurallarını” gerekçe göstererek kullanıcılara verdikleri o eski cezaları büyük oranda terk ettiler, onların yerine artık “Shadowban” (Gölge Yasak) ve “Reduced Distribution” (Kısıtlı Dağıtım) gibi kullanıcıları uyarmadan ve onlara fark ettirmeden daha sofistike “gizli ceza” yöntemlerine geçtiler ki bu tamamen etik ve hukuk dışı bir uygulamadır.

        ====================================================================
        George Orwell’in “1984” adlı distopik romanındaki “Büyük Birader” (Big Brother), Okyanusya adlı totaliter rejiminde her şeyi gören, duyan, her şeyi bilen, insanların her hareketini “Büyük Birader sizi izliyor” sloganıyla sürekli izleyen, gözetim altında tutarak mutlak itaat ve denetimi amaçlayan diktatör bir lideri simgeler. Orwell bu eserini II. Dünya Savaşından hemen sonra 1948 yılında kaleme almış, son iki rakamı ters çevirmiştir.

        ==============================================================

        Bilgisayar konusunda uzman elektronik mühendisi bir arkadaşıma sordum:

        Facebok eskiden sakıncalı gördüğü kullanıcılara bir hafta, hatta bir ay kadar yorum ve paylaşım yasağı koyardı. Uzun süredir bunu yapmıyor. Fakat, sanırım onun yerine yapay zeka Meta AI ile sakıncalı gördüğü yazı veya yorumları sadece 3-5 kişinin görebileceği bir konuma indirgiyor. Ayrıca, kopyaladığım bir linki FB’ye copy paste yapmakta zorluklar yaşıyorum. FB’nin bunları kasten yaptığından kuşkulanıyorum. Yoksa paranoya mı başladı bende?” Arkadaşım “Hayır, paranoya değil ve kuşkularında tamamen haklısın” dedi ve ekledi: “Hayıflanmana gerek yok, zira artık FB ve diğerleri o eski cezaları büyük oranda terk etti, onların yerine “Shadowban” (Gölge Yasak) ve “Reduced Distribution” (Kısıtlı Dağıtım) gibi daha sinsi ve sofistike cezalara, sansürleme-pasifize etme yöntemlerine geçtiler.” Ondan öğrendiğim bilgileri paylaşıyorum:

        Shadowban (Gölge Yasak)

        Sosyal medya platformlarında sakıncalı (!) kullanıcıların içerik, gönderi, yorum veya mesajlarının yapay zeka algoritmasıyla —kullanıcıya herhangi bir uyarıda bulunulmadan ve haber verilmeden—- gizlice engellenmesi ve görünmez kılınmasıdır. Bu durumda hesaba yasaklama konmaz, ancak içerikler görülemediği için başkalarının erişimi engellenmiş olur. İçerikler hashtag’lerde, keşfet ve aramalarda, önerilen akışlarda yer almaz. Büyüme tamamen durur. 

        Shadowban genellikle tüm hesabı kapsar, uzun süreli olabilir, hatta mimlenen, daha doğrusu adeta dijital gözaltına alınan kullanıcının ömür boyu çekeceği gizli bir cezaya dönüşebilir. Bunun sonucunda o kişinini arkadaş ve takipçi sayısı yüksek olsa bile beğeniler ve etkileşimler aniden ciddi oranda düşer.

        Amaç, platformların topluluk kurallarına (!) aldırmayan ve sürekli sorun çıkaran kullanıcıları platformdan atmak yerine, onu —kendisine fark ettirmeden— dijital bir gözaltında izole etmek, etkisiz ve yetkisiz hale getirmektir. Kullanıcı olan bitenden habersiz —-dağdan kestim kereste/kuş besledim kafeste misali—- içerik paylaşmaya saf saf devam eder. Fakat “persona non grata” olduğunun farkında değildir, paylaşımları kimseye ulaşmadığından, kendi kendine haldır huldur dijital mastürbasyon yapmış olur !

        Bu talihsiz (!) kişi istediği kadar yazılarını etiketlesin, allasın pullasın, nafiledir: Sadece havanda su dövmüş olur, havanın dibi çoktan delinmiştir ama o farkına bile varmaz; çabalama kaptan ben gidemem misali debelenir durur; sonunda kendinden kuşkulanmaya başlar, hatta “çirkin ördek sendromuna” düşebilir; kendisini beceriksiz, yetersiz, hatta kimse tarafından sevilmeyen biri, bir suçlu gibi hissedebilir, morali bozulur; “acaba yazım yetersiz mi, kötü mü yazdım?” veya “müziğimi artık kimse beğenmiyor mu ?” gibi triplere ve hatta depresyona bile girebilir.

        Reduced Disritbution (Kısıtlı Dağıtım)

        Yapay zeka algoritmasının hesabın tamamını cezalandırmak yerine, sakıncalı gördüğü sayfa ya da yazıyı dağıtım havuzunu daraltarak kısıtlamasıdır. Yazı ana akışta yükselemez, sadece arkadaş veya takipçilerinin çok küçük bir kısmına (%1-5) gösterilir. Bir süre sonra da “hiç gösterilmedi” gibi olur ve yazı buharlaşır ! Kısıtlı Dağıtım, Gölge Yasak  gibi kalıcı ve sürekli değildir. Sakıncalı gönderi kaldırıldığı takdirde ya da “uslu ve edepli bir çocuk” olunduğunda ceza kalkabilir. 

        Bunların yanı sıra paylaşım yapıldıktan 1-2 saat sonra toksik (!) bir yazının görünürlüğü yine YZ ile bozulabilir; otomatik metin müdahale sistemi ile Meta AI daha yazıyı FB’ye copy-paste ile koyarken veya edit sırasında, paragraf kayması, yazı silinmesi, harflerin anormal büyümesi gibi format bozulmaları oluşturabilir.

        Neler Oluyor Corc ?

        Özellikle 2023’ten sonra bu yöntemler Youtube, Google, Facebook, Instagram, Tiktok gibi platformlarda gittikçe arttı. Dünyada binlerce kullanıcı bu tür sinsi ve gizli sansürleme yöntemlerinden sürekli şikayet ediyor. Meta’nın bu bağlamdaki “kullanıcı deneyimini iyileştirmek için dağıtımı optimize ediyoruz” bahanesiyle yaptığı açıklama hiç de inandırıcı ve ikna edici değil. Bunlar milleti enayi mi zannediyor ?

        Meta şirketi ve benzerleri bilinçli olarak “açık yasak” yerine “görünmez yasak” yöntemine geçti. Çünkü “open ban” (açık yasak) yiyen kullanıcılar soğuyup platformdan ayrılabiliyor. Müşteri kaybı hoş olmayan bir durum. Sinsi ve gizlice engellendiğini fark edemeyenler ise kendilerinden kuşkulanıyor ve demoralize oluyorlar.

        Ancak sorun şu ki bu gibi engellemeler ve sansürleme operasyonlarının asıl amacı ahlak dışı sözleri, ırkçı nefret söylemlerini, küfürlü, hakaret içeren, pornografik ve sapıklıkla ilgili paylaşımları engellemek değildir. Asıl amaç ifade özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü ve küresel elit çete ile emperyalist-siyonist ittifaka yapılan eleştirileri önlemektir !

        Zira asıl ahlaksızlığı ve ırkçılığı yapanların onlar olduğunu görmüyor muyuz ? Trump ve Netanyahu’nun diplomatik kurallara uymayan hakaret, küfür ve ırkçılık kokan söylemlerine neredeyse her gün tanık olmuyor muyuz ? Her türlü sapıklığı (Epstein belgeleri) yapanların küresel satanist çetenin aktörleri olduğunu görmedik mi ?

        Trump’ın 20 Ocak 2025te başkan seçilmesiyle hızla oluşturulan emperyalist-siyonist ittifaka —Rönesans ve Hümanizm ruhunu çoktan terk etmiş olan— Avrupa ülkeleri de gözü kapalı destek verdiler. Böylece İnsanlık ve Dünya Barışı için en büyük tehdit haline geldiler.

        Maşiyahvari kehanetlerin etkisiyle güç sarhoşluğu içinde olan ve tüm dünyaya meydan okuyan bu şeytani ittifak insanlığı yok etmeden, insanlığın bu ittifakı yok etmesi gerekiyor. Zira bu ittifak gittikçe azgınlaşıp saldırganlaştıkça bu ittifakın av köpekleri olan platformlar da kullanıcılara karşı gittikçe gözüpek ve küstah oldular.

        Görünen o ki Meta ve diğer teknoloji platformları küresel çeteyle aynı kaba işeyen bir propaganda ve sansürleme öğütücüsüne dönüşmüş durumda. Zira platformlar bu etik dışı sansürleme yöntemlerini küresel elitlerin oportünist çıkarlarını korumak için uyguluyor, ve maalesef artık “açık diktatör” değil, “gölge diktatör” olma yolundalar. Bu gidişat demokrasi, bireysel özgürlükler ve insan hakları açısından büyük riskler içermektedir.

        Yeni Dünya Düzeninin kirli işlerini eleştiren ve açığa çıkarmaya çalışan kullanıcıları sinsi, iğrenç ve kalleşçe yöntemler ve stratejilerle izole etmeye, susturmaya ve pasifize etmeye çalışanları kınamak yeterli olmaz: Ben onları lanetliyorum ve insanlık vicdanında sonsuz yokoluşa uğramalarını diliyorum. Çünkü bu yaptıkları kötülük, evrensel hukuk ve etik normlarına, masumiyet karinesine ( presumption of innocence), bireysel özgürlüğe, insan haklarına ve ifade özgürlüğüne tamamen aykırıdır.

        Emperyalizm, küresel elitler, lobiler, emperyalizm, siyonizm, apartheid, yeni dünya düzeni, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, postmodern sömürgecilik, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi konular ve bunların özellikle Batı’yı eleştiren yönü artık en başta FB’nin ve diğerlerinin en gıcık olduğu konular ve yüksek riskli sözcükler arasında. Bu gibi konulardan rahatsız olma nedenleri de bu bağlamda hepsinin kirli bir işbirliği ve dayanışma içinde bu suçlara ortak olmalarıdır.

        Herakles vs. Hidra

        Bu yeni nesil engelleme ve sansürleme yöntemlerinin hibrit savaştan, dijital autodafé veya dijital aforozdan bir farkı yoktur; tamamen etik ve ahlak dışıdır. Bu yaptıkları insanın varlığına ve yaşama hakkına doğrudan bir saldırıdır. Böyle yapmakla İnsanlık ve barışın düşmanı küresel çetenin aparatları olduklarını açıkça gösteriyorlar. Şirazeden çıkmış, ne yapacağını şaşırmış ve gemi azıya almış bir halde sağa sola saldıran bu av köpekleri bana mitolojideki dokuz başlı Hidra (Hydra) canavarını anımsattı:

        Zeus’un oğlu Herakles’in (Herkül) görevlerinden biri Lerna bataklığında yaşayan dokuz başlı canavar Hidra’yı öldürmekti. Hidra’nın ortadaki başı ölümsüzdü; nefesi, kanı ve ısırıkları zehirliydi. Herakles, kesilen her başın yerine iki baş çıkaran bu canavarın boyunlarını meşale ile dağlayarak güçlükle yenmeyi başarmıştır. Geriye kalan ölümsüz başı da gövdeden ayırarak büyük bir kayanın altına gömer. Bakalım günümüzde bu yeni dijital canavarları yenecek, yeni bir Herakles çıkacak mı ?

        İmdi, eğer sosyal medya hesaplarında erişim engellerini gidermek veya olası kısıtlamalardan kurtulmak istiyorsanız kendiniz hiç yormayın: Ya sakıncasız (!) toksik olmayan yazılar ya da paylaşımlar yaparsınız ya da bu duruma katlanırsınız. E ne demişler: Hamama giren terler ! Aslına bakarsanız, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve akademik eleştiriler için bu av köpekleri ideal platform olma özelliğini çoktan yitirdiler, hatta tam tersi, özgür düşünce için bir kabus ve karabasana dönüştüler. Corc iyi ki bu günleri görmedin ! Gelecek günler daha da beter olacak gibi ! Ne dersin Corc? Şöyle dedi Corc:

        Yeni bir Herakles çıkmasa bile, özgür düşünceli insanların en azından yapması gereken bir şey vardır: Asla geri adım atmamak ve nabza göre şerbet vermeden, bu gibi platformların sinsi sansürleme yöntemlerini açığa çıkartmak ve onları teşhir etmektir.




      6. Mavi Lotüs” (Le Lotus Bleu) Tenten’in komik maceralarından biri olmanın çok ötesinde, emperyalizm, ırkçılık, apartheid ve sömürgeciliğin anatomisini deşifre eden, politikacıların ve ultra-kapitalistlerin insanlık dışı eylemlerini çocukların bile anlayabileceği bir dille anlatan muhteşem bir eser, hatta çizgi roman tarihinin belki de en önemli jeopolitik başyapıtlarından biridir. 1

        Eserde işlenen tarihsel temalar, neredeyse yüzyıl öncesinden günümüzdeki küresel siyasetin sahne arkasını görmemize ışık tutuyor. Hergé Mavi Lotüs’de 1930’ların işgal altındaki Çin ve Şanghay’ını anlatırken aynı zamanda II. Dünya Savaşına giden yoldaki taşların nasıl döşendiğini Tenten’in gözüyle okuyucuya aktarmış oluyor. 1934 yılında yayımlanan bu eserin hala güncelliğini koruması, tarihsel gerçeğe sadık kalarak günümüze verdiği mesajın anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı bir duruş sergilemesinden olsa gerek.

        Eserde Amerikalı iş adamı Gibbons’un şahsında Çin’i işgal eden Batılı ülkelerin takındığı ırkçılık ve “ırksal üstünlük” kompleksi apartheid rejimlerin ilk temelini oluşturması bakımından ayrı bir önem taşır. Her türlü kirli işin organize edildiği bir esrar tekkesi olan Mavi Lotüs’ün sahne arkasından günümüze kadar uzanan kötülük, sapıklık ve vahşetin Epstein dosyalarında açığa çıkanlarla benzer özellikler taşıdığı da görülür. Eserin tarihsel arka planını ana hatlarıyla şöyle özetleyebiliriz:

        Irkçılık ve Batılı Ülkelerin Çin’deki Özel Bölgeleri

        1930lu yıllarda Batılı sömürgeciler işgal ettikleri Çin topraklarında salt kendilerine ait uluslararası özel bölgeler kurmuşlardır. Bu bölgeler Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin ortak yönetimi ve denetimi altındaydı.

        Bunlardan en önemlisi olan Şanghay Uluslararası İmtiyaz Bölgesi İngiliz ve Amerikan denetimindeydi; yönetimde Japonya, Fransa ve diğer Batılı devletlerin temsilcileri bulunuyordu. Şanghay Fransız İmtiyaz Bölgesi ise salt Fransa’nın denetimindeydi. Şanghay’daki bu bölgeler apartheid rejimin ilk prototipleridir.

        Hergé, Mavi Lotüs’ün ana temasını kurgularken o dönemin gazete haberlerini ve manşetlerini birebir çizgi romana aktarır; Batılıların gözünde Çinlilerin medeniyet nedir bilmeyen sadece birer “hizmetçi” veya “vahşi” olduklarını gösterir.

        Amerikalı iş adamı Gibbons’un çekçek arabasını çeken bir Çinliyi kendisine yanlışlıkla çarptığı için sokak ortasında bastonuyla dövmesi, “Ahmak ! Pis Çinli ! Bir Beyaza çarpmaya nası cesaret edersin !” diyerek onu aşağılaması; Tenten’in araya girerek Gibbons’un bastonunu kırması ve ona “kaba herif” diye çıkışması; Gibbons’un öfkelenerek Tenten’i tehdit etmesi ve onu “seni küçük velet! “ diyerek aşağılaması, daha sonra gittiği “Batılılar Özel Kulübü” nde (Ocidental Private Club) servis yaparken içki tepsisini deviren Çinli bir garsonu “Bunu kasten yaptın pis Çinli ! Ben sana beyaz ırktan olan birine saygısızlık etmenin ne demek olduğunu öğreteceğim !” diyerek yumruklaması, günümüzde Avrupa kökenli olmayanlara karşı kamufle edilmiş bir nefrete dönüşen “yabancı düşmanlığı” (xenophobia) olarak hala devam etmektedir. Özellikle Amerikan polisinin Amerikalı Siyahlara ve Hispaniklere karşı aşırı şiddet kullanması ve en küçük bir bahaneyle hedef gözeterek çoluk çocuk demeden vurması haberlerde sıkça rastladığımız acı bir gerçektir.

        Şanghay’daki beyazlara ait özel parkların ve kulüplerin kapısında “Çinliler ve Köpekler Giremez” tabelalarının asılı olduğu tarihsel bir gerçekliktir. Günümüzde başkalaşım geçiren bu ırkçı-apartheid ayırımına medeni (!) Avrupa’nın sınır kapılarında “EU-Citizens & Non-EU Citizens” ayrımı ile daha girişte tanık olmuyor muyuz ?

        Gibbons karakteri, Çin’i sadece sömürülecek bir pazar ve halkını da köle olarak gören vahşi kapitalizm ile Batı emperyalizminin vücut bulmuş halidir. Çin halkı açlık ve işgalle boğuşurken beyaz üstünlükçü Amerikalı Gibbons ve İngiliz polis şefi Dawson gibileri yaklaşmakta olan Japon tehdidini göremezler. Japon militarizmi, Çin’i hallettikten hemen sonra, 1941’de Batılı imtiyaz bölgelerini de işgal edecek, Batılı iş adamlarını esir kamplarına tıkacaktır. Hergé, Batı’nın kibir ve vurdumduymazlığının kendi sonlarını nasıl hazırladığını kehanet gibi öngörmüştür. 2

        Milletler Cemiyeti ve Sahte Bayrak Operasyonu

        Mavi Lotüs’ün en çarpıcı bölümlerinden biri Mukden Olayıdır: Japon istihbaratının Çin’deki ajanı saygın iş adamı Mitsuhirato adamlarıyla birlikte Şanghay-Nanking demiryolunu havaya uçurup suçun “Çinli haydutlara” (!) atılmasını sağlar. Haber gazeteler ve radyo kanallarından tipik bir dezenformasyon şeklinde abartılarak servis edilir: Saldırganların tren yolcularının çoğunu öldürdüğü, yolcuları soyup ganimetle kaçtıkları iddia edilir ki bu tamamen palavradır. Hergé, demiryolu sabotajını daha doğrusu terör saldırısını bahane ederek Japonya’nın Uzak Doğuda düzeni sağlamak gerekçesiyle Mançurya’yı işgal ettiğini, ancak saldırının Japon istihbaratı tarafından organize edildiği açığa çıkınca Japonya’nın 1933’de Milletler Cemiyetinden çekilmesinden söz eder ki bu da tarihsel bir gerçektir.

        Tipik bir “Sahte Bayrak” (False Flag) operasyonu olan 18 Eylül 1931 Mukden saldırısını gerekçe göstererek Japonların Mançurya’yı işgal etmesine Batı’nın sessiz kalması şaşırtıcı değildi, fakat bu tutum Hitler ve Mussolini’ye şu mesajı veriyordu “Uluslararası hukuk göstermeliktir, güçlüysen istediğin ülkeyi işgal edebilir, istediğin toprağı alabilirsin, Milletler Cemiyeti hiçbir şey yapamaz.

        Günümüzde ABD’nin Kanada, Grönland, Küba gibi devletlerin toprağına göz diktiğini hiç çekinmeden açıklaması, Meksika’yı ilhak etmekle tehdit etmesi, İsrail’in yıllardan beri işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki etnik temizlik ve soykırımı sürdürmesi, üstelik İsrail’in 2018 yılında apartheid bir rejime geçmesi, 1931’den bu yana değişen bir şey olmadığını, hatta durumun daha da korkunçlaştığını gösterir.

        Milletler Cemiyetinin acizliği bugünkü BM yapısıyla birebir örtüşmektedir. Günümüzde BM Güvenlik Konseyinin çarpık yapısı ve veto yetkileri nedeniyle, küresel güçlerin karşısında BM’nin sadece seyirci konumunda kaldığını görüyoruz. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline, Batılı Koalisyon güçlerinin Afganistan, Libya, Irak ve Suriye’yi imhasına, Orta Doğuda ABD ve İsrail’in İran ve Lübnan saldırılarına BM seyirci kalmıştır. ABD ve İsrail gibi insan hayatına zerre kadar saygı duymayan, uluslararası diplomasi ve hukuku umursamayan ülkelerin liderleri büyük bir kibirle ve dünya kamuoyu ile dalga geçerek, en sadistçe ve en canice söylemlerle insanlığa ve dünya barışına meydan okumaya devam ediyorlar

        Mitsuhirato & Rastapopulos – Epstein Dosyaları

        1930ların gazete haberlerinde Çin’deki afyon tekkeleri ve buraları yöneten gizli örgütler ve cemiyetler hakkında çok sayıda sansasyonel haber çıkıyordu. İnsanları uyuşturup köle yapmak, birbirine kırdırmak istihbarat servislerinin ve uyuşturucu çetelerinin tipik yöntemleriydi. Hergé, gazetelerdeki bu haberleri derleyip kullanmış ve eserine eşsiz bir ivme kazandırmıştır.

        Mavi Lotüs’teki Japon iş adamı ve ajanı Mitsuhirato ile çete reisi mültimilyoner kapitalist Rastapopulos’un Didi adındaki Çinli gence “racayca” adındaki zehri enjekte edip, eline pala vererek ailesini, babasını, annesini, sevdiklerini ve Tenten’i katletmesini büyük bir sadizm ve keyifle seyretmeye hazırlanmaları çizgi romandaki —özellikle çocuklar için— en rahatsız edici bölümlerden biridir. Katliamı yapacak Çinli ailenin oğlu Didi aslında masum bir kurbandır. Tıpkı Epstein adasındaki kurbanların manipüle edilmesi, uyuşturulması ve iradelerinin ellerinden alınması gibi, Didi de uyuşturucu zehrin etkisiyle sapık bir katile dönüştürülür. Neyse ki Çinli aile ve Tenten son anda Çang adındaki bir Çinlinin müdahalesi ile katledilmekten kurtulur.

        Rastapopulos ve Mitsuhirato karakterleri üzerinden Hergé, güç zehirlenmesi yaşayan küresel elitlerin psikopatolojisini neredeyse 100 yıl önceden resmetmiştir. Bu bağlamda Mavi Lotüs aşırı zenginlik ve güç sarhoşluğuyla sapıtanların ne hale gelebileceğini göstermesi bakımından ayrı bir önem kazanır.

        Mitsuhirato ve Rastapopulos gibileri için bu canice eylem sadece Tenten ve Çinli bir ailenin toptan katledilmesi değil, palayla kesilen kafaları canlı olarak zevkle izleyecekleri eğlenceli bir satanist tiyatro, bir sadizm gösterisidir. Bu, tam anlamıyla bugün —büyük bir bölümü hala halktan gizlenen— Epstein dosyaları ve satanist ayin iddialarıyla açığa çıkan, gücün, paranın ve dokunulmazlığın getirdiği, her türlü etik ve insancıl değerden yoksun, o en uç sapkınlık noktasının bir modelidir. Her şeye sahip olan elitlerin, artık sadece başkalarının mutlak yıkımından ve masumiyetin katledilmesinden sadistçe zevk aldıkları bir patolojik ve psikotik durumu gösterir. Bir genci narkotik maddeyle zehirleyip kendi ailesini katlettirmekten zevk almak ve bunu izlemek, en karanlık, hatta şeytani, sadist ve satanist zevk içeren ritüellerden biridir ve Hergé bunun gelecekteki karşılığını çok iyi sezinlemiştir.

        Rastapopulos karakteri dışarıdan bakıldığında sinema sektöründe, kültürel faaliyetlerde boy gösteren, sosyetik çevrelerde ağırlanan, ünlü sanatçılarca sevilen saygın bir mültimilyonerdir. Ama aslında uyuşturucu kaçakçılığını, köle ticaretini, her türlü karanlık pis işi yöneten ve sadistçe katliamlardan zevk alan bir canavardır. Hergé’nin resmettiği bu sapık karakterler günümüzde hayırsever iş adamı, siyasetçi, din adamı maskesi takıp sahne arkasında en iğrenç suç şebekelerini fonlayan Jeffrey Epstein ve Peter Nygård gibi figürlerin adeta birer erken dönem prototipleridir.

        Kanadalı tekstil imparatoru Peter Nygård, tıpkı Jeffrey Epstein gibi, dışarıdan bakıldığında parıltılı bir başarı öyküsüne sahip olan ancak perde arkasında o canice ve sapkın elit ruh halini yaşayan küresel figürlerden biridir. 3

        Hergé, Mavi Lotüs ile sadece bir çocuk çizgi romanı yapmıyordu; uyuşturucu kartellerinin, siyasal entrikaların, istihbarat ajanları ve her devrin değişmez gerçeği olan perde arkasındaki sapkın elitlerin anatomisini de ifşa ediyordu. Hergé’nin 1930’larda çizdiği o saygın iş adamı maskeli sapık prototipi, modern dünyada birebir Nygård ve Epstein gibi ultra-kapitalistlerle ete kemiğe bürünmüş oldu.

        Hibrit Savaş ve Narko-Terör

        “Asya’nın Hasta Adamı” Çin’i bir batakhaneye çeviren “Mavi Lotüs” benzeri afyon tekkelerinin müdavimi olan yabancı misyon şefleri ve diplomatlar bile vardı. Çin halkının direncini kırmak ve işgali kolaylaştırmak için narkotik yasakları kaldırıp afyon içimini ve ticaretini yasal hale getirip serbest bırakanlar, uyuşturucu kartellerini jeopolitik bir silah olarak kullananlar İngilizler ve Batılı sömürgecilerdi.

        Bugün aynı taktik küresel çapta tam gaz sürmektedir. Tüm önlemlere (!) rağmen dünyada uyuşturucu kullanımı ilkokullara kadar inmiş ve üstelik marihuana gibi bir çok narkotik maddenin serbest bırakılması için yoğun lobi faaliyetleri küresel çapta sürdürülmektedir. Günümüzde bu durum “Hibrit Savaş” ve “Narko Terör” başlıkları altında yaşanıyor.

        Hibrit iki farklı fiziksel, teknolojik veya biyolojik yapının tek bir amaç için kullanılması veya birleştirilmesidir. Hibrit savaş ise, bir devletin bir başka hedef devleti çökertmek amacıyla askeri, siyasal, ekonomik, siber ve psikolojik saldırıları, dezenformasyonu, casusluğu, vekalet savaşlarını eş zamanlı ve koordineli bir şekilde kullandığı bir savaş türüdür. Savaş ilanı yapılmadan hedef ülkeyi yıpratmak ve kaos yaratmak amacıyla her çeşit araç kullanılır.

        Hibrit savaşın en belirgin özelliği, niyetin kamuoyu ve dünya gündeminden gizlenerek operasyonların sinsice, büyük bir gizlilik içinde yürütülmesidir. Hibrit operasyonlar savaş ilan edilmeden ve mümkün olduğunca hedef ülkeye fark ettirilmeden, oradaki işbirlikçilerin, mafyatik ve masonik yapılanmaların da katkısıyla düşük yoğunlukta sürdürülür. Amaç hedef ülkeyi kendi içinden fiziksel olarak paralize ederek yıkmak, karar mekanizmalarını felç ederek kendi isteklerini kabul etmeye zorlamaktır. 4

        Narko-terör ise, terör örgütleri ile uyuşturucu kartellerinin narkotik maddeleri lojistik ve finansman kaynağı olarak kullandığı ve bunu sürdürmek için terör taktiklerine başvurduğu suç ve şiddet faaliyetlerini kapsar. Terör örgütleri, silahlanma, militan temini, propaganda ve eğitim kamplarının giderlerini karşılamak amacıyla uyuşturucu üretimini, ticaretini, dağıtım ağlarını kontrol altına alır ve haraç toplar. Uyuşturucu kartelleri ve terör örgütleri siyasal otoriteyi zayıflatmak ve kendi kontrollerinde güvenli bölgeler oluşturmak için ortak çıkarlarda birleşirler. Mavi Lotüs’de uluslararası siyasetin ve istihbarat örgütlerinin terör ve uyuşturucu ticaretine bulaştığı ve işbirliği yaptığı açık seçik gösterilir.

        Yükselen Çin ve Değişen Paradigma

        En ironik ve çarpıcı paradigma ise Çin’in kendisidir. Mavi Lotüs’deki Çin, Batılıların aşağıladığı, Japon ordusunun işgal ettiği çaresiz mahvolmuş bir ülkedir. Bugün ise Çin ekonomik, teknolojik ve askeri olarak küresel bir süper güçtür. Hatta günümüzde, Afrika’dan Asya’ya uzanan “Kuşak Yol” projesiyle Çin, zamanında kendisine uygulanan ekonomik nüfuz stratejilerini tersine çevirip küresel ölçekte uygulayan bir aktöre dönüştü. Tarih, mazlum ile zalimin rollerini yer değiştirebildiğini bir kez daha kanıtladı.

        Özetlemek gerekirse, Mavi Lotüs, Tenten’in komik maceralarından biri olmanın çok ötesinde, emperyalizm, ırkçılık, apartheid ve sömürgeciliğin anatomisini deşifre eden, politikanın ve kapitalizmin ahlaksızlığını çocukların bile anlayabileceği bir dille anlatan evrensel bir aynadır. Albümün yayımlandığı 1934 tarihinden 6 sene sonra, 1939-1945 arasında dünya tam anlamıyla alev alacaktır. Aslında II. Dünya Savaşı Polonya’nın Almanya tarafından işgaliyle değil, 1937’de Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle başlamıştır diyebiliriz. Hergé’nin Mavi Lotüs’te çizdiği o sahneler, bugünün jeopolitik krizlerini ve insanlığa dayatılan Yeni Dünya Düzenini anlamak ve çözümlemek için faydalanabileceğimiz ve ders alabileceğimiz, çizgi romandan çok öte, adeta ilginç bir referans kitabı gibi duruyor. Yeniden okuyup o günden bugüne dünyanın kimler tarafından nasıl yönetildiğini ve neden bu hale getirildiğini düşünmekte ve irdelemekte kuşkusuz büyük fayda var.

        Dipnotlar

        1 Nilüfer çiçeği olarak da adlandırılan Lotüs zihnin duruluğu ve ruh saflığını temsil eder; Budizm ve Hinduizm’de mükemmelliğin simgesidir. Lotüs çiçeğinin beş farklı rengi ve her rengin bir anlamı vardır. Beyaz lotüs saflığı, pembe aydınlanmayı, lotus sevgi ve tutkuyu, mavi lotüs bilgi ve bilgeliği simgeler.

        2 Japonya, 1937’de Çin’i işgale başladığında Batılı devletlere ait bölgelere dokunmadı. Buraları Japon ordusuyla çevrili birer tarafsız bölge haline geldi. Milyonlarca Çinli mülteci, Japon saldırısından kaçarak bu bölgelere sığındı. 7 Aralık 1941’de Japonya’nın Pearl Harbour’a saldırması ve ABD ile İngiltere’ye savaş ilan etmesinden sonra Japon birlikleri Çindeki İngiliz ve Amerikan bölgelerini, İngiliz sömürgesi olan Hong Kong, Singapur ve Burma’yı da ele geçirdi. Nazilerle işbirliği yaptığından Japonya Fransız bölgesine 1943 yılına kadar dokunmadı. Çin’de yaşayan binlerce Batılı sivil, iş insanları, diplomatlar, öğretmenler, misyonerler “yabancı düşman” ilan edilerek toplama kamplarına gönderildi; mallarına, mülklerine, banka hesaplarına ve şirketlerine el konuldu.

        3 Nygård 1967 yılında kurduğu kadın giyim şirketi ile Kuzey Amerika’nın en büyük tekstil imparatorluklarından birini yönetiyordu. Milyonlarca dolarlık servetiyle Bahamalar’da lüks bir köşkte yaşayan, ünlülerle ve kraliyet aileleriyle boy gösteren “saygın” bir iş adamı olarak biliniyordu. 2020 yılından itibaren sivil davalar ve ceza yargılamalarıyla maskesi düştü ve arkasındaki korkunç sistem açığa çıktı: Genç kadınları ve ergen olmayan kız çocuklarını modellik sözleşmesi, kariyer fırsatı vaatleriyle kandırıp ağına düşürüyordu. Şirket merkezine ve Bahamalar’daki köşküne içeriden açılamayan, özel şifrelerle girilen aynalı gizli odalar yaptırmıştı. Kurbanlarını buralara hapsediyor, uyuşturuyor ve tecavüz ediyordu. Kurbanları fişleyen binlerce kişilik veri tabanları tuttuğu ortaya çıktı. Sonunda cinsel tecavüz suçlarından 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ayrıca, fuhuş ağı kurmak, insan kaçakçılığı ve şantaj (racketeering gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Nygård Epstein dosyalarındaki aynı küresel elit şebekelerin bir parçasıydı. “Disgraced fashion mogul Peter Nygard among Canadians named in latest Epstein files release” videosu Nygård’ın Epstein dosyalarıyla olan bağlantısını anlatır.

        4 Hibrit Savaşın hedefleri: 1) Siber Saldırılar: Hedef ülkenin kritik altyapılarını (enerji, iletişim, internet, ulaşım, finans) felç etmek; 2) Dezenformasyon ve Propaganda: Yalan haberler ve sosyal medya manipülasyonlarıyla halkı sindirmek, korkutmak veya kışkırtmak, toplumsal etnik, dinsel veya ırksal kutuplaşmayı artırmak ve devlete olan güveni sarsmak; 3) Vekalet Savaşları: Doğrudan cephe savaşı yerine, terör örgütleri, etnik, dinsel veya paramiliter grupları kullanarak çatışmaları sürdürmek; 4) Ekonomik Baskılar: Ambargolar, ticaret savaşları, boykotlar ve enerji tedarikini silah olarak kullanmak; 5) Hukuki, diplomatik ve Siyasal Müdahale: Uluslararası hukukun esnetilmesi, diplomatik şantaj ve hedef ülkelerin seçmen kitlesine ve seçimlere dışarıdan müdahale etmek.

      7. İnsanlık için yürüyüş – Sydney 3 Agustos 2025

        Gerçek lobilerin çıkarlarına ters düşüyorsa, o Gerçek yok edilir.

        Oliver Stone’un 1991 yapımı JFK filmi, sinema tarihinin en politik kült yapımlarından biridir. ABD Başkanı John F. Kennedy’ye 1963’te yapılan suikastın arkasındaki tezgahı sorgulayan bir hukuk mücadelesini konu alır. (1)

        Stone’un JFK ile verdiği mesaj devletlerin, lobilerin ve güç odaklarının kendi çıkarları için kitlelere sunduğu resmi anlatıların genelde yalan olduğu; sosyal medyada servis edilen her bilgiyi süzgeçten geçirmemiz gerektiğidir. Yapay zeka, algı yönetimi, siyasal dümenler, ahlaksızlık, sapıklık ve bilgi kirliliğinin zirve yaptığı günümüzün “hakikat-ötesi” (post-truth) dünyasında bu mesaj çok daha anlamlı bir hale gelmiştir. (2)

        Filmde sunulan siyasal çerçeve, bugün Ortadoğu’da yaşananlara neredeyse birebir örtüşür. Şubat – Mayıs 2026 arasında gerçekleşen ve adı bile İbrani masallarından esinlenen emperyalist-siyonist yapının İran’a karşı başlattığı “Destansı Öfke” operasyonu Tevrat teolojisiyle süslenmiş ve tütsülenmiş olarak dünya kamuoyuna sunulmuştur.

        Teopolitik & Teomiliter

        ABD bu operasyona “Destansı Öfke” adını koymuşken İsrail bu operasyonun adını nedense “Kükreyen Aslan Operasyonu” olarak değiştirmiştir. Yapılan bu isim değişikliği aslında bu ülkedeki apartheid rejimin yanı sıra teopolitik ve teomiliter kemikleşmiş bir yapının da egemen olduğunu gösteriyor. Zira “kükreyen aslan” simgesi doğrudan İbrani mitolojisi ve Tevrat sembolizmidir. Tevrat metinlerinde İsrail ve Kudüs (Yeruşalim) ten “Ariel” (Allahın Aslanı) olarak söz edilir. (3)

        Teopolitik, dinsel kavramların ve teolojinin kullanılarak milli ve siyasal kararların yönlendirmesi ve pekiştirilmesidir; teomiliter ise dinsel dogmalara, şeriata, kutsal kitaplara dayandırılan askeri sistemleri veya savaşları tanımlar. Operasyon için kullanılan bu her iki isim salt psikolojik savaşa yönelik ürkütücü bir askeri terim olarak değil, operasyonun coğrafyası, zamanlaması ve aktörleri nedeniyle özellikle Maşiyah’ın gelişini bekleyen teopolitik çevrelere mesaj vermek amacıyla üretilmiştir. Böylelikle askeri operasyon sanki tanrısal iradenin ve öfkenin bir isteği gibi sunulmuştur.

        Yani, İran’a yapılan ve yapılacak teomiliter saldırıların dünya kamuoyuna sanki iyi ile kötünün kozmik bir savaşı olarak yansıtılması hedeflenmektedir. Teomilitarizmde karşı taraf sadece stratejik bir rakip ya da bir düşman değil, doğrudan bir şer ve kötülük (evil) odağıdır. Böylece saldırılar, hatta İsrail’in yaptığı etnik temizlik ve soykırım bile uluslararası hukuk zemininden çıkartılıp ilahi adalet zeminine oturtulur ve bu kanlı tezgahın aktörleri de Vali Pilatus gibi ellerini yıkar, akça pakça olurlar.

        Zira Lobiler asla barış istemez, çünkü barış küresel kapitalizme ve silah sanayine zarar verir. Pentagon ve silah fabrikatörleri varlıklarını sürdürmek için her zaman savaşlara, bir öcüye, büyük bir düşmana gereksinim duyar, eğer yoksa icat eder. Soğuk Savaşta SSCB neyse, bugün de Ortadoğu denkleminde İran odur. Bu hedefe ulaşmak için her türlü araç, gereç, din, kutsal kitaplar, mitoloji ve efsaneler de kullanılır. Alman halkı Cermen efsaneleri ve Mein Kampf ile nasıl zıvanadan çıktıysa ,şimdi de İsrail ve Amerika İbrani efsaneleri ve Tevrat ile bu cinnet sarmalına girmiş durumdalar.

        Ortadoğu NATO’su !

        Lobiler ile savunma sanayi devleri, İran, Rusya ve Çin gibi tehditleri canlı tutarak hem gelecek bütçelerini garantiye alır, hem de militer-kapitalist varlıklarını vazgeçilemez ve dokunulmaz hale getiriler. (4)

        Oliver Stone halk tarafından seçilmiş ve sevilen liderlerin aslında kurulu düzenin (müesses nizam) tepesindeki tek karar verici olmadığını, arkada istihbarat servisleri, silah fabrikatörleri, militerler ve lobilerden oluşan, kimseye hesap vermeyen güç odakları olduğunu ve bir derin devlet yapısının kararları dikte ettiğini açığa çıkartır.

        Bu bağlamda, emperyalist-siyonist lobilerin Ortadoğu politikaları ve İran saldırısı incelendiğinde, liderler değişse bile süreduran derin stratejinin neredeyse hiç değişmediğini; masa başında barış ve diplomasiden söz edilirken, istihbarat ve terör örgütlerin yürüttüğü nokta suikastlar, siber saldırılar ve sabotajların, seçilmiş siyasetçilerin ve halkın demokratik iradesini hiçe sayan o denetimsiz gücün Damokles’in kılıcı gibi her an insanlığın tepesinde sallandığı görülür.

        Şimdi bu kılıç Ortadoğu NATO’su icat edilerek Türkiye’nin üstünde sallanmaya başlarsa şaşırmayın. Görünen o ki, büyük olasılıkla, Türkiye öncülüğündeki Arap devletleri İran’ın imha edilmesi ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması için ittifak halinde olacaklardır. Temmuz 2026da Ankara’da toplanan NATO ülkeleri zirvesini bu bağlamda değerlendirmek gerekirse: Koç başı Türkiye’dir. Tarihte örnekler görüldüğü üzere “koç başı” beklenen misyon ve vizyonu gerçekleştirip kullanıldıktan sonra tarihin çöplüğüne atılır ve ondan bir daha söz edilmez.

        Bugün küresel ölçekte Ortadoğu bataklığındaki durum tam olarak budur. Kitleler, kendilerini en büyük ve en üstün ülke yapacağını iddia eden Hitler, Netanyahu, Trump gibi liderlerin, ideolojilerin, hatta dinsel kitaplardaki mesihsel vaatlerin arkasından gidiyor; ama işin sonunda o mekanizmalar dönüp kendi insanlarını yutar, insanlık tarihte her zaman olduğu gibi yeni kaoslara ve felaketlere sürüklenir. Tarihten ders almak yok !

        Ne yapmalı ?

        Küresel çetenin acımasız, hesapçı çarkları durmadan dönerken bunun bedelini her zaman hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece kendi yaşamını sürdürmeye çalışan sıradan insanlar ödüyor. Çoğumuz da ekran başında, elimizden hiçbir şey gelmeden bu küresel yıkımı izlemek zorunda kalıyoruz. Sahipsiz aydınlar, özgür düşünceli bireyler ise, bataklığın kenarında, o devasa güçlerin gölgesinde sadece sesini duyurmaya çalışan, ama gidişatı değiştiremeyen Ezop’un kurbağaları gibi kala kalıyor; sesleri medyadaki dezenformasyon bombardımanı arasında kaybolup gidiyor, sansürleniyor.

        Bu çaresizlik duygusu insanı tinsel ve tensel olarak çok yoran bir durum. Yine de elimizden gelen tek şey savaşı, soykırım ve vahşeti kanıksamamak, insanların acısını unutmamak ve her şeye rağmen içimizdeki o hümanist yapıyı, sağduyu ve vicdanı korumaktır. Çünkü küresel satanist çete tarafından dayatılan Yeni Dünya Düzeninin en büyük utkusu, bizi tamamen duyarsız, vurdumduymaz yaptığı an gerçekleşir. Buna geçit vermeyelim.

        Sorgulamayan, her söyleme balıklama atlayan, elinde tuzlukla oradan oraya koşturan bireylerden oluşan bir toplum demokrasiyi koruyamaz, sahiplenemez. Gücü elinde bulunduran egemenlere ve tüm kurumlara karşı “sağlıklı bir kuşku” geliştirmek, demokratik bir toplumun hayatta kalması için ön koşuldur. O nedenle tuzluğu bırakın, uyanık olun ve aklınızı kullanın. O halde, yeryüzü vatandaşları olarak bu düzene yılmadan direnmeye devam etmek bir insanlık borcudur. Yaşasın insan, yaşasın barış, yaşasın İnsanlık !

        DİPNOTLAR

        1) Kennedy suikastını araştıran Warren Komisyonu, saldırıyı Lee Harvey Oswald’ın “suikastçı” olarak tek başına işlediğine karar verir. Ancak, Bölge Savcısı Jim Garrison (Kevin Costner) zamanla bu rapor ve kararda büyük boşluklar ve çelişkiler olduğunu fark eder. Savcı ve ekibi derin bir soruşturma başlatır. Araştırmalar derinleştikçe işin içine CIA, FBI, Pentagon ve hatta “derin devlet” ögelerinin karıştığı devasa bir komplo ile karşılaşırlar.

        2) Suikastın asıl nedeni, JFK’in Vietnam Savaşından çekilerek Küba ve SSCB ile barış yapmak istemesi, askeri harcamaları azaltması ve barışçıl dış politikalarıdır. Silah endüstrisi, kapitalizm, emperyalizm ve istihbarat örgütleri, yani Amerikan derin devleti savaştan beslendiği için bu tür politikalara karşıdır. Bugün de dünyadaki bölgesel çatışmalar, bitmeyen vekalet savaşları ve devasa savunma sanayi bütçeleri düşünüldüğünde, Stone’un “savaşı kim finanse ediyor ve bundan kim kazanıyor?” sorgusunun güncelliğini koruduğu görülür.

        3) “Ariel, Ariel, Davut’un karargah kurduğu kent” (Tevrat, İşaya 29: 1); “Aslan kükrer de kim korkmaz? Egemen Rab söyler de kim peygamberlik etmez?” (Amos 3:8) ayetlerine atıfla, operasyonun ismi tamamen dinsel-mitolojik bir tarihsel köke dayandırılmıştır.

        4) Çatışmanın asıl ekonomik ve jeopolitik hedefinin İran petrolüne çökmek, Hürmüz Boğazı ve enerji koridorlarını kontrol etmek olduğu kitlelere sunulan sözde ahlaki hatta mesihsel-dinsel gerekçelerin arkasına gizlenir. Ortadoğu’da yaşanan her karmaşanın, her saldırının, her ekonomik krizin arkasında tek bir günah keçisi olarak Libya, Irak, Suriye ve İran gibi ülkeleri göstermek ve bu ülkeleri şeytanlaştırmak, madalyonun diğer karanlık yüzünü —-İsrail’in Maşiyahvari yayılmacı politikalarını, soykırım ve etnik temizlik operasyonlarını ve ABD’nin bölgedeki emperyalist hegemonyasını sürdürmesini— gizleyen bir taktiktir. 7 Ekim 2023 festivalinde sadece eğlenmek ve müzik dinlemek isteyen fakat yaşamını yitiren o gençlerin trajedisi, ardından gelen süreçte enkaz altında kalan, hayalleri çalınan binlerce masum sivil kadın ve çocuğun dramı da insanlığın ortak belleğinde diğerleri gibi kapanmayacak birer yara olarak kalacak.

      8. Zaman neden bazan su gibi akar ? Günler bir saat, haftalar bir gün gibi geçer ? Bu kuşkusuz psikolojik bir yanılsama veya sıkıntı veya “spleen” denen duygusal hal veya başka nedenlerden olabilir mi ? Aslında dakikaların tik-tak hızı asla değişmez; ancak beyin ya da ruhumuzun içsel saati tamamen öznel/sübjektif yasalara göre çalışır.

        Psikolojide zaman algısı iki farklı işlevde devinir: Prospektif ( geleceğe/ileriye yönelik) zaman algısı ve retrospektif (geçmişe/geriye dönük) zaman algısı. Zamanın su gibi hızla akıp gitmesi genellikle bu iki algının kesişmesinde gerçekleşir. Beyin ya da insan ruhu bir işe yoğun bir şekilde odaklandığında (yaratıcı bir üretim, yoğun bir düşünce süreci, bir meşguliyet, hobi), zamanın akışına dair sinyalleri izlemeyi bırakır. Beyin, zamanı ölçmek için harcayacağı bilişsel kaynakları yaptığı işe aktarır: “Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.”

        Ancak, zamanın haftalar veya aylar gibi uzun vadeli dilimlerde hızla uçup gitmesi, retrospektif (geriye dönük) bellek ile ilgilidir. Beyin, birbirine benzeyen rutin/monoton günleri tek bir klasöre tıkıştırır. Eğer yaşantımız yeni anılarla, şaşırtıcı, heyecan verici deneyimlerle dolup taşmıyorsa, geriye dönüp baktığımızda beyin hatırlayacak ve önemseyecek çok az veri bulur ve bu olgu “demek ki zaman çok hızlı geçmiş” yanılsamasını yaratır. Yaşlandıkça da zamanın hızlanması bu yüzdendir; çocukken her şey yenidir ve zaman yavaş akar, yetişkinlikte ise monotonlaşma zamanı sıkıştırır, bu da hızlanma yanılsaması (illüzyon)yaratır.

        Baudelaire’in söz etiği “spleen” ( büyük can sıkıntısı, yaşam ağrısı) ve bilinçaltı faktörler bu algıda çok baskın bir rol oynayabilir. Ancak burada paradoksal bir ters orantı vardır:

        Büyük bir can sıkıntısı, yas veya depresif bir ruh hali (spleen) içindeyken, o anki dakikalar geçmek bilmez. Zaman yapış yapış olur, adeta durur. Ancak, —-bu sürecin içindeyken günler birbirinin aynısı olduğundan ve birey dış dünyaya kapandığından—- birkaç hafta sonra geriye dönüp baktığında o koca dönemin bir göz kırpması gibi hızla akıp geçtiğini görür. Çünkü o süreç bellekte ya da zihinsel kronolojide etkin bir iz bırakmamış, adeta silinip gitmiştir.

        Bilinçaltında çözülmemiş bir sorun, kaygı veya varoluşsal bir bunalım varsa, beyin bu gerilimden kaçmak için bir tür “otomatik pilot” moduna geçebilir. Günlük yaşamı yarı-bilinçli bir “dinlendirici monotonluk” sürecinde yaşamak, günlerin ve haftaların su gibi hızla akıp gitmesine neden olabilir.
        Heidegger, zaman algısının insanın dünyadaki varlığıyla doğrudan ilişkili olduğunu söyler. Geleceğe dair beklentilerimiz, kaygılarımız veya geçmişin yükü, şimdiki zamanı algılama hızımızı belirler. Geleceğe dair kesin bir amaç belirleme veya tam tersi geleceğe karşı duyulan derin bir anlamsızlık ve güvensizlik duymak, zamanın ritmini kökten değiştirir.

        Günlerin bir saat, haftaların bir gün gibi geçmesi; insan ruhunun ya da beynin o zaman dilimini tekdüze bir blok olarak algılamasından, içsel yoğunluğunuzdan veya tam tersine, bireyi kuşatan gerçeklikten entelektüel/duygusal bir uzaklaşma (spleen) yaşamaktan kaynaklanabilir. Yapılması gereken herhalde monotonluktan kaçmaya çalışmak olsa gerek. Yani move it, move it !

      9.  

        **********************************************************************************************

        İÇİNDEKİLER SAYFA

        SUNU………………………………………………………………………………………………………………………………………….. 1

        ÖNSÖZ………………………………………………………………………………………………………………………………………..2

        GİRİŞ…………………………………………………………………………………………………………………………………………….5

        I. AKADEMİSYENLERİN DİRENİŞİ………………………………………………………………………………………….7

        II. MUHALİF GAZETECİLER VE BTSELEM’İN DİRENİŞİ…………………………………………………12

        III. SİYASAL HEREM………………………………………………………………………………………………………………..15

        IV. İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE BÜYÜK TEHDİT: “YADAN TASARISI”………………………………16

        SON SÖZ……………………………………………………………………………………………………………………………………19

        V. EKLER…………………………………………………………………………………………………………………………………….21

        1. APARTHEID YASASI NEDİR ? ………………………………………………………………………………………….21

        2. JÜDAİZASYON NEDİR ?…………………………………………………………………………………………………..22

        3. DÜNYA KUPASINDA APARTHEID GÖLGESİ………………………………………………………………25

        ****************************************************************************

        SUNU

        Evrenin en değerli varlığı olan İnsanı, İnsanlık ve Hümanizmi savunanlara selam olsun !

        İnsan haklarını, düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü savunanlara selam olsun !

        Apartheid, faşist ve şeriatçı rejimlere, ırkçılık, beyaz ve etnik üstüncülük ile yabancı düşmanlığına direnen aydınlara, emekçilere, yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere, bilim insanlarına, sanatçılara, şairlere, müzisyenlere, sporculara, yaşlılara, gençlere ve çocuklara selam olsun !

        Küresel satanist çete tarafından İnsanlığa dayatılan Yeni Dünya Düzeninin karanlığına ve Apartheid dayatmalara boyun eğmeyenlere, karanlıkta ışık arayanlara ve bu çeteyi yenecek olanlara selam olsun !

        Julius & Ethel Rosenberg, Edward J. Snowden, Julian P. Assange gibi yeryüzü kahramanlarına selam olsun !

        Selam olsun sırtında dünyayı taşıyanlara ve gelecek güzel günlere inananlara!

        Yüreğinde insan ve yeryüzü sevgisi taşıyan herkese selam olsun!

        Bu durum belgesini onlara ithaf ediyorum.

        Her şeye rağmen insanlığın bir gün uyanacağı umut ve dileğiyle ve

        en sevdiklerim tarafından taşlanmayı ve dışlanmayı göze alarak

        yoluma devam ediyorum.

        E. Duru

        ********************************************************************************

        Teşekkür

        Bu çalışmaya katkı sağlayan görüş ve uyarılarının yanı sıra beni Yeşayahu Leibowitz ve Ariane Bilheran’ın kitaplarıyla tanıştıran Galatasaray Lisesinden arkadaşım Bora Akad’a teşekkür etmeyi onur sayarım.

        ********************************************************************************

        ÖNSÖZ

        Apartheid ırk ayrımını kurumsallaştıran ve etnik ırkçılığı yasalarla meşru hale getiren siyasal bir sistemdir. Nazi Almanyasında 1933-1939 döneminde vatandaşlığı kan bağına bağlayan ve Alman ırkını diğerlerinden üstün gören rejim devlet eliyle yapılmış ve yasalarla yürürlüğe girmiş mutlak bir dışlama ve ön-apartheid modelidir. Bu bağlamda Nazi Almanyasındaki 1935 Nürnberg Yasaları dünya tarihindeki ilk apartheid yasalarından biridir.

        Hukukçular ve tarihçiler Apartheid ve kurumsallaşmış ırkçılık ve etnik ayrımcılığın kökenini araştırırken ABD’deki “Jim Crow Yasaları” (1870-1965) ile sömürgeci imparatorlukların kolonilerindeki jingoist uygulamalara dikkat çekerler. Hatta Nazi hukukçularının Nürnberg Yasalarını hazırlarken, Amerika’daki siyahları mülksüzleştiren ve ayrıştıran bu yasalardan esinlendikleri belgelenmiştir. 1

        Nazilerden sonra Güney Afrika Cumhuriyeti “Apartheid” (ayrılık) terimini açıkça kullanarak 1948’de bu rejimi resmi bir devlet politikası haline getirir. Nazi Almanyasının Güney Afrika’ya ilham veren en radikal “proto-apartheid” (erken apartheid) modeli olduğu açıktır. Her iki rejimde de ırkçılık bir sokak önyargısı değil, anayasal bir zorunluluktur.

        Nürnberg Yasaları Almanları en üstün ırk ilan ederek toplumu “Alman kanından olanlar” ve “olmayan aşağı ırklar” (Yahudiler, Romanlar, Siyahlar, vs) diye ikiye bölerken, Güney Afrika yasaları ise insanları Beyazlar, Siyahlar, Renkliler ve Asyalılar olarak dört resmi sınıfa ayırdı.

        Her iki rejim de aşağıladıkları etnik gruplarla evlilikleri ve cinsel ilişkileri yasaklayarak (Nazilerde Rassenschande – Irksal Kirlenme; Güney Afrika’da Immorality Act – Ahlaksızlık Eylemi) güya “ırkın saflığını” korumaya çalıştı.

        Yahudilerin belirli parklara girmesi, belirli meslekleri yapması, Alman okullarına gitmesi yasaklandı. Bu, Güney Afrika’daki “Petty Apartheid” (Küçük Apartheid) denilen otobüslerin, park ve sokaklardaki bankların, plajların ayrılması uygulamasının birebir aynısıydı.

        Nazi rejiminin ilk dönemi tam bir apartheid uygulamasıdır. Ancak rejim daha sonra apartheid sınırlarını aşarak insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırıma dönüşmüştür. Bu nedenle Nazizm, potansiyel apartheid virüsünün mütasyona uğramış ve en ölümcül hale gelmiş biçimidir diyebiliriz. Gerçi Nazi Almanyası 1945, Güney Afrika’daki apartheid rejimi de 1994 yılında tamamen yıkıldı. Ancak Nazi ve Apartheid ruhunun hala dünyada egemen olduğu gözlemlemekteyiz.

        Akıl almaz bir şekilde 2018 yılında İsrail meclisinden geçen ırkçı ve apartheid ögeler içeren “Yahudi Milli-Devlet Yasası” uluslararası hukukta ve İsrail’in kendi içinde tam bir şok etkisi yaratmış, çok büyük tepkiler ve kırılmalara yol açmıştır.

        9/11 den itibaren Avrupa’daki sağ yükselişle ortaya çıkan “European / Non-European” ayrımıyla koşut olarak aşırı sağın iktidar olmaya başlaması ve üstüne üstlük en son 2026 Dünya Kupası daha başlamadan ABD’ye girişte yaşanan skandal boyutlarına varan bazı ülke futbolcularına yönelik ırkçı vize ve giriş engelleri “American / Non-American” ayırımını ve güçlü bir küresel apartheid tehdidin için için büyümekte olduğunu gösteriyor. “Shithole” diye aşağılan belirli ülkelerden gelen sporcuların, bilim insanlarının veya sivillerin toptan engellenmesi, apartheid uygulamasının insanları doğuştan gelen etnik-genetik bariyerlere hapsetmenin ve onları aşağılamanın modern bir dışa vurumudur.

        ABD ve Avrupa’da gittikçe güçlenmekte olan bu potansiyel tehdidi şovenizm, dışlayıcı popülizm veya duvarlar ören milli-devlet modeli gibi beylik söylemlerle geçiştiremeyiz. Davos’ta toplanıp bir taraftan dünya devleti kurulsun, sınırlar kalksın diye tepişeceksin, ama diğer taraftan kamufle edilmeye çalışan Apartheid’a gidişe yeşil ışık yakacaksın. Yemezler birader !

        Dünya egemenleri artık insanları sınırların içinde değil, sınırların dışında ve girişinde “EU- Passports / Non- EU Passports” diye dijital olarak ikiye ayırıyor; Amerikalı veya Avrupalı olmayanlar daha girişte aşağılanıyor. Batılı bir pasaporta sahip olanların dünyayı özgürce gezebildiği, ama diğer insanların en temel insani haklar (eğitim, spor, sığınma) için bile aşılmaz vize duvarlarına çarptığı bu duruma sosyologlar küresel Apartheid Pasaport uygulaması diyor. Görünen o ki sahte demokrasilerde, insan hakları birdenbire yıkılmıyor; yasalar esnetilerek, güvenlik bahane edilerek “ötekinin” hakları adım adım, yavaş yavaş elinden alınıyor. Önce vize engeli, sonra sınır dışı, sonra mala mülke çökme, el koyma, mülksüzleştirme sürüp gidiyor.

        Dünya tam anlamıyla sınır içi apartheid rejimlerine dönmüyor; ancak küresel çapta görünmez bir Sanal veya Siber Apartheid inşa ediliyor. Liderler, kitleleri yönetmek için en eski ve en ucuz yönteme başvuruyorlar: “Biz ve Onlar” ayrımı.

        Eğer uluslararası toplum, spor müsabakaları gibi evrensel alanlarda bile bu ayrımcı gidişata güçlü bir ses çıkarmazsa, insanlığın eşitlik, kardeşlik, özgürlük ilkeleri ile yüzyıllık evrensel insan hakları idealleri hep birlikte tarihin çöplüğüne atılacak, yerini maalesef güçlünün yaptırımlarına ve ayrıcalıklı pasaportun hukukuna bırakacaktır.

        Bu yazı ve araştırmanın amacı apartheid karanlığına karşı dünya çapında kahramanca direnenlerin mücadelesini dile getirmek ve gittikçe güçlenmekte olan bu habis virüse karşı tüm insanlığı uyarmak ve aynı zamanda 2018 yılında beri İsrail’de hüküm süren apartheid rejimin baskılarına ve İsrail’in politikalarına karşı direnen muhalif seslerin mücadelesini ve uyarılarını kamuoyuna yansıtmaktır.

        B. Akad & E. Duru

        ********************************************************************

        GİRİŞ

        Nazi Almanyası ve Güney Afrika Cumhuriyetindeki ırkçı-apartheid rejimlerin yıkılmasından sonra şu an dünyada hala apartheid bir rejimi ısrarla sürdürmeye çalışan bir ülke vardır: İsrail ! 2018 yılında mecliste kabul edilen Temel Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle İsrail Apartheid bir yapıya dönüşmüştür.

        İsrail’deki Apartheid rejime karşı çıkan, işgali, hükümet politikaların, soykırımı ve askeri operasyonları eleştiren anti-siyonist entelektüeller, aydınlar, akademisyenler ve gazeteciler vardır. Fakat her nedense  bunlara ne Batı Medyasında ve ne de Türk medyasında   pek yer verilmez, hatta görmezden gelmeye çalışma gibi ortak bir eğilim de sezilir.

        Özellikle Türk kamuoyunun İsrailli muhaliflere sempati duyması İsrail’deki iktidarın işine de gelmez.    Apartheid rejime karşı muhalif seslerin  varlığı İsrail’i yekpare bir siyonist yapı gibi göstermek isteyen Atlantik’in iki yakasındaki lobilerin işine de gelmez. Zira, o zaman İsrail’e az da olsa bir sempati duyulabilir, bu da antisemitizm ateşini düşürebilir,  ve işte o zaman  İsrail’in mağduru oynamak için kullandığı bu en önemli koz ya da bahanenin anlamı kalmaz, hatta ortadan kalkabilir.

        Gerçek olan şu ki İsrail’deki muhalif ve anti-siyonist aydınlara karşı çok yönlü sosyal, ekonomik ve psikolojik baskılar uygulanmaktadır. Apartheid  iktidar muhalif  sesleri susturmak ve sindirmek için Nazilere özgü taktikler kullanır:   Sosyal ve ekonomik izolasyon, işten  atma,   maaş ve fonları kesmek,  faşist ve şeriatçı grupların fiziki veya dijital tacizleri, ölüm tehditleri ve adli soruşturmalar yoluyla ülkeyi terk etmeye zorlamak  gibi…    

        Ancak, İsrail dışında,   Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde yaşayan anti-siyonist Yahudi aydın ve bilim insanlarına rejim pek karışamaz. Ama apartheid rejimin Batılı ülkelere ihraç edilmesi gibi bir takım formüller aranmakta ve İsrail’i eleştirmenin  ırkçı bir nefret suçu antisemitizm kapsamına alınması için özellikle 2019 yılından beri yoğun çabalar ve lobi faaliyetleri sürdürülmektedir.

        Bu bağlamda Fransa prototip ülke seçilmiştir.  Fransa’da anti-siyonizmin antisemitizm gibi bir suç sayılması için bizzat Macron tarafından 2019 yılında   girişimlerde bulunulmuş ama yasal bir yaptırım sağlanamamıştır.  Yine de   Fransız  Milli Meclisi, 3 Aralık 2019’da anti-siyonizmi antisemitizm     sayan   Macron’un   tasarısını onaylamıştır. Bu lobiler için küçük de olsa apartheid lehine laik ve özgür Fransa’dan koparılmış zehirli bir ısırıktı.  

        Gerçi onaylanan metin bir kanun ya da  cezai yaptırım içeren bağlayıcı bir “yasa” değil, salt siyasal bir “tavsiye kararı” idi.  Ancak, tavsiye kararı bile olsa böyle akıl ve mantık dışı zoraki bir tavsiye kararını lobilerin Fransa’ya nasıl kabul ettirdiği irdelenmesi gereken problematik bir konudur. Tavsiye kararı bile olsa bu zehirli ısırığın   ifade özgürlüğü ile özgür düşünceyi kısıtlayacağı açıktır. İsrail’in apartheid ve soykırım politikaları insanlık suçu sayılması gerekirken, tam tersi yapılarak bu politikalara yönelik eleştirilerin  suç sayılmasının ve mecliste kabul edilmesinin hangi hastalıklı  düşünceden kaynaklandığı üzerinde durulması gereken bir  sorundur: Kötülük, vahşet, ırkçılık, etnik ayrımcılık ve soykırım yapma özgürlüğü sanki koruma altına alınıyor !

        Bu utanç verici canice tavsiye kararı  hem Fransa, hem de  dünya çapında çok sert tepkilere ve   yoğun eleştirilere neden oldu. Ama Apartheid İsrail’e dokunulmazlık kazandırmak isteyen lobiler   asla geri adım atmadı.  Düşündüler, taşındılar ve  son olarak,   antisemitizmin mütasyon benzeri bir başkalaşım geçirerek   yeni bir antisemitizmin  türediği iddiasıyla   yeni  bir   tasarıyı   gündeme taşıdılar !  Bu yeni antisemitizm (!) hakkındaki yasa tasarısı 16 Nisan 2026’da    görüşülecekti   ama    reddedileceğinden korkan Macron tasarıyı   meclis gündeminden apar topar çekti,  ama benzer bir    tasarının yeniden meclise   gelmesi bekleniyor.

        Eğer Fransa meclisi yeni icat edilecek yasalarla   Apartheid  İsrail’i eleştirmeyi   antisemitizm kapsamına alan bu tasarıyı onaylarsa, o zaman İsrail’i  soykırım nedeniyle bile eleştirmek suç sayılacak, para ve hapis cezası da olmak üzere çeşitli cezalar  uygulanacak; akabinde    bu yasanın     tüm Avrupa Birliği ülkelerine ve belki de daha sonra  tüm   BM üyelerine dayatılacağını böylece kapsama alanının     genişletileceğini varsayabiliriz.

        Abarttığımı sanmıyorum. Zira bu gidişatın ya da apartheid virüsünün Dünya Kupasına da sıçradığı ve bulaştığı kanısındayım. 2026 FIFA Dünya Kupası için geri sayım sürerken, futbol coşkusundan çok buram buram apartheid, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kokan skandallar gündeme damga vurmaya başladı. Özellikle ABD’nin birçok ülkenin milli takım oyuncularına ve görevlilerine yönelik skandal boyutlarına ulaşan keyfi vize engelleri, uzun sorgular, sıkı güvenlik önlemleri, sınır dışı etme ve giriş yasakları koyması dünya kamuoyu ve futbol severler arasında büyük tepkilere yol açtı.

        Tüm bu olan biten skandal ve rezillikler zaten temeli ırkçılığa ve Beyaz Üstüncülüğe (White Supremacy) dayanan ABD’nin hızla Apartheid bir rejime doğru kaydığının göstergesidir. Dünya ülkeleri Apartheid’a karşı ciddi önlemler ve yaptırımlar almadıkları takdirde bu trendinin bir salgın gibi başta Fransa ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupa ülkelerine yayılacağını öngörebiliriz. “Yadan tasarısı” olarak bilinen yeni antisemitizm iddiası taşıyan yasa tasarısına ve Dünya Kupasındaki sorunsala ayrıca bu durum belgesinin 4.cü Bölümünde ve Ekler-3 bölümlerinde ayrıntılı olarak değiniyorum. (Bknz: IV. Bölüm İfade ÖzgürlüğüneBüyük  Tehdit: “Yadan Tasarısı”; EKLER 3– 2026 Dünya Kupasında ApartheidGölgesi)

        İmdi konumuza tekrar dönersek,   İsrail’de  medya ve  üniversitelerden kovulan muhalifler için   artık güvenli bir çalışma  ortamı  bulmak, hatta varolmak, hayatta kalabilmek ve yaşamak giderek zorlaştığından, yurt dışına kaçışlarda belirgin bir artış  gözlemleniyor. Muhalif aydınların biyografilerine, eserlerine wikipedia gibi angaje kanallarda pek rastlanmaz, hele Türkçe metin olarak neredeyse hiç yoktur.   Bunları adını, eserlerini   Türkiye’de duyan da pek yoktur, hiçbir Türk aydınının da İsrailli aydınların  dramıyla ilgileneceğini sanmıyorum. Onların dramı zaten kendilerine yeter.

         I. BÖLÜM-  AKADEMİSYENLERİN DİRENİŞİ

        1) Tarihçi Prof. İlan Pappé “Filistin’de Etnik Temizlik” (2006) kitabını yazdıktan sonra Hayfa Üniversitesi tarafından dışlanmış, istifaya zorlanmış, Eğitim Bakanı tarafından açıkça hedef gösterilmiş, sayısız ölüm tehditleri aldıktan sonra can güvenliği için 2007 yılında İngiltere’ye kaçmak, sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Halen görevini Exeter üniversitesinde sürdürmektedir.


        2024 yılında yayımladığı “siyonizmi Pazarlamak: Atlantik’in İki Yakasında Siyonist Lobicilik” (Lobbying for Zionism on Both Sides of the Atlantic)  adlı kült eseri siyonist lobilerin  ABD ve İngiltere’deki  faaliyet ve propagandalarını mercek altına alır; lobilerin Amerikan-İngiliz ortak Ortadoğu politikalarını nasıl yönlendirdiğini anlatır. Pappe, Batılı devletlerin İsrail’in Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve soykırım politikalarına desteğini  ve sessizliğini sorgular.  Türkçeye çevrilen başlıca eserleri şunlardır:

        Filistin’de Etnik Temizlik (The Ethnic Cleansing of Palestine) – İletişim Yayınları / Phoenix;   İsrail Hakkında On Mit (Ten Myths About Israel) – Nika Yayınevi;     Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi (The Biggest Prison on Earth) – Ketebe Yayınları; Atlantik’in İki Yakasında Siyonist Lobicilik – Ketebe Yayınları.

         2) Prof. Neve Gordon  üniversitede  siyaset bilimi profesörü iken, İsrail’e karşı uluslararası boykot (BDS) hareketini destekleyen yazıları nedeniyle  çok büyük bir linç ve siyasal baskıların   hedefi oldu. Üniversite   ve   hükümet   tarafından    suçlandıktan ve ölüm tehditleri aldıktan  sonra İngiltere’ye kaçtı. Şu anda Londra Queen Mary Üniversitesinde görev yapmaktadır.   İngiliz antropolog Nicola Perugini ile 2015 yılında yazdığı ve   başyapıtı olan “The Human Right to Dominate” (Tahakküm Etmenin İnsan Hakkı)   paradoksal yeni bir olguya dikkat çeker: Artık “insan hakları” kavramının mağdurlar veya kurbanlar için değil ezen, baskı yapan, saldıran veya tahakküm eden taraf için kullanıldığını   söyler.

        İsrail/Filistin örneğinden yola çıkan  Gordon   insan haklarının artık evrensel ve apolitik olmadığını, kimin elindeyse onun  çıkarına hizmet eden esnek bir  silaha dönüştüğünü savunur. Ekonomik ve askeri bakımdan güçlü olanlar   söylemlerini manipüle ederek kendi tahakkümlerini ahlaki ve hukuki bir zemine oturturlar. Örneğin,   Yahudi yerleşimcilerin işgal ettikleri Filistinlilere ait evlerden arazilerden yasal yoldan tahliye edilmesini “etnik temizlik” veya “insan hakları ihlali” olarak  gösterip mağduru oynamaları gibi !  Kitap  insan haklarının ve terminolojisinin   güçlü olanlar tarafından mazlumları ezmek, sömürgeciliği ve apartheid rejimi meşrulaştırmak için nasıl bir silaha dönüştürüldüğü, bunun ideolojik ve hukuki olarak insan hakları kavramlarıyla nasıl perdelendiğini gözler önüne  seren eşsiz bir kült  eserdir. Gordon’un  tek bir kitabı bile   Türkçeye çevrilmedi.

        3) 1946 doğumlu sosyalist tarihçi Prof. Şlomo Sand (İsrail / Fransa): Tel Aviv Üniversitesinde ders vermiş, ömrünün önemli kısmını Fransa’da geçirmiş ve siyonizmin tarihsel tezlerini tamamen çürüten “Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi?” ve “İsrail Toprağı Nasıl İcat Edildi?” kitaplarını yazmıştır. Eserleri  Türkçede (Doğan Kitap) vardır. Son olarak “Ben Neden Yahudi Olmaktan Vazgeçtim” kitabını yazmıştır. Fransa bağlantısından dolayı olsa gerek hükümet bu tarihçiyi susturmak için fazla uğraşmamıştır.

        Sand, İsrail’i, yeni yasalar ve Temel Yasa ile bir “etno-demokrasi” ve “apartheid” rejimine dönüştüğü için sert bir şekilde eleştirir. Yahudilere anti-demokratik ayrıcalıklar verildiğine tanıklık eder, İsrail’in bir apartheid Yahudi Devleti olarak kalmakta ısrar etmesinin, ülkedeki Arap azınlığı ve diğer Yahudi olmayan milletleri sonsuza dek “ikinci sınıf vatandaş” konumuna hapsettiğini belirtir. İsrail’in tüm vatandaşlarının (Arap, Hristiyan,Yahudi, Rus vb.) eşit haklara sahip olduğu bir devlet olması gerektiğini savunur.

        Yahudiliğin biyolojik veya genetik bir süreklilik olduğu fikrini şiddetle reddeder; bu dinin modern dünyada “tanrısal seçilmişlik” miti üzerinden kabileci-aşiretçi (tribalism) bir yapıya dönüştüğü saptamasında bulunur. Seküler (laik) bir Yahudinin, dine inanmadığı halde hala Yahudi kimliğini korumasını, evrensel hümanist değerlerle çelişen bir “etnik üstüncülük” çabası olarak görür. Zira çağdaş Yahudilerin çoğu antik İbranilerin torunları değil, tarih boyunca din değiştirmiş çeşitli etnik toplulukların torunlarıdır. Dolayısıyla İbrahim’e kadar giden kan ve soy bağına dayalı bir bağlantı kurmak rasyonel değildir der.

        Sand Yahudilikteki etnosantrizme ve seçilmişlik kibrine karşı derin bir tiksinti ve bıkkınlık duyar; dine inanmayan, sinagoga gitmeyen ama yine de kendisini genetik veya tarihsel olarak başkalarından üstün ya da seçilmiş görenlerden iğrenir: Bu üstüncülük ve ayrıcalık duygusunun apartheid ile meşrulaştırdığını gördükçe o kimliği üzerinde taşımayı bir suç ortaklığı gibi duyumsar ve yetti artık diyerek suç ortaklığından istifa eder.

        Sand “bu kimlik kurgusu neden insanların acı çekmesine neden oluyor?” sorusuyla ilgilenir. Öfkesi, adaletsizliğedir; bir parçası olduğu aile sofrasını terk eden birinin öfkesini taşır. Yahudilik artık sadece bir inanç sistemi değil; askeri kontrol noktaları, vatandaşlık yasaları, mülkiyet hakları ve bitmek bilmeyen bir savaşın “gerekçesi” haline getirilmiş bir kimlik olur.

        Sand Tevrat mitlerini “Büyük Sürgün”ü tarihsel belgelerle çürütüp, kimliği “soyut bir kutsallıktan” çıkarıp “somut bir siyasal vatandaşlığa” indirger. Onun bir diğer öfke odağı da kendi meslektaşlarıdır. Tarihsel gerçekleri bilmelerine rağmen, milli çıkar veya toplumsal huzur adına sessiz kalan akademisyenlere karşı büyük bir tepki duyar: “bu sofra kanlı ve ben bu sofrada oturduğum sürece bu kana ortağım” diyerek Yahudi olmayı reddeder. Kitabın sonunda artık kendisini “Yahudi” olarak değil, sadece “İsrailli” olarak tanımladığını ilan eder, kimliğin bir “kader” değil, bir “seçim” ve etik duruş olması gerektiğini vurgular.


        4) Prof Avi Şlaym Pappé gibi İsrail’in resmi tarihi sorgulayan, eleştiren “Yeni Tarihçiler”  akımının öncülerinden tarihçi Şlaym da tehditler nedeniyle ülkeden kaçmış, akademik çalışmalarını ve yaşamını uzun yıllardır İngiltere Oxford Üniversitesinde sürdürmektedir.


        5) Prof Raz Segal Holokost ve soykırım uzmanı  tarihçi   Segal, Gazze’deki durumu     “kitlesel bir soykırım vakası” olarak  tanımlayan bir makale yazdıktan sonra    medyada   hedef gösterilir, ölüm tehditleri alınca ABD’ye kaçarak kariyerini Stockton Üniversitesinde sürdürmek zorunda kalır. Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yok.

        6) Prof Omer Bartov Tarihçi Bartov, İsrail ordusunun operasyonlarını ve hükümetin   apartheid  ve şeriatçı   söylemlerini eleştirdiğinden kaçmak zorunda kalıp akademik hayatına uzun süredir ABD’de Brown Üniversitesinde devam etmektedir.   Bartov’un Türkçeye çevrilmiş tek  bir kitabı bulunmuyor.

         
        7) Prof. Pierre Stambul  Türkiye’de adı bile bilinmeyen Paris 1950 doğumlu Fransız tarihçi Stambul Fransa’daki muhalif Yahudi hareketinin en aktif isimlerinden biridir. “Barış İçin İsrail Karşıtı Yahudi Birliği” üyesi ve eski sözcüsüdür. Ailesi Holokost’tan sağ kurtulmuş, kendisi ise siyonizmi bir sömürgecilik biçimi olarak tanımlayan komünist gelenekten gelmektedir. Önemli Yapıtları: “Le Sionisme en question” (Sorgulanan siyonizm), “Du projet sioniste au génocide” (Siyonist Projeden Soykırıma), “Contre l’antisémitisme et pour les droits du peuple palestinien” (Antisemitizme Karşı ve Filistin Halkının Hakları İçin). Stambul’un Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yoktur.

        8) Dr. Rony Brauman  Fransa’nın en etkili Yahudi entelektüellerinden biridir.   Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün eski başkanı  tıp doktoru ve akademisyen Brauman, İsrail’in “kendini savunma hakkı”  bahanesiyle yürüttüğü askeri operasyonları ve insani hukuk ihlallerini televizyonlarda ve kitaplarında en cesurca eleştiren isimlerdendir. “La discorde: Israël-Palestine, les juifs, la France” (Anlaşmazlık: İsrail-Filistin, Yahudiler, Fransa)  ve “Manifeste pour les Palestiniens” (Filistinliler İçin Manifesto) gibi önemli yapıtları vardır. Türkçeye çevrilen kitabı yoktur.

        9) Michel Warschawski   1950 Strasbourg doğumlu anti-siyonist bir aktivist olup 16 yaşında Kudüs’e göç etmiş    ve İsrail’in militarist yapısına karşı radikal bir muhalefet örgütlemiştir.  İsrail ordusunda askerlik yapmayı reddettiği için hapis yatmıştır. “Programmer le désastre: La politique israélienne à l’œuvre” (Felaketi Programlamak: İş Başındaki İsrail Siyaseti) kitabıyla ünlenmiştir.

        Warschawski’nin “⁠İsrail Toplumunun Krizi: Açık Bir Mezara Doğru” (À tombeau ouvert: la crise de la société israélienne) kitabı siyonizmin İsrail toplumunu nasıl bir krize sürüklediğini analiz eder; işgal ve şiddet politikalarının İsrail’i “açık bir mezara” doğru sürüklediğini belirtir. Yazar işgalin sadece kurbanları (Filistinliler) değil, işgalcileri (İsrailliler) de psikolojik ve toplumsal olarak çürüttüğünü savunur; siyonist ideolojinin militarizme ve demokrasi krizine yol açtığını ileri sürer. Bu kitabı Agora yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

        10) Kimya ve nörofizyoloji profesörü  Yeşayahu Leibowitz (1903 – 1994) efsanevi bir figürdür. İsrailli   dindar bir Yahudi ve  siyonist olmasına rağmen İsrail’i   hiç çekinmeden tepeden tırnağa eleştirir.   İsrail devleti  ile siyonizmin Jüdaizmden   daha kutsal bir hale  dönüştüğünü göstermiş,   işgal edilen Filistin topraklarındaki İsrail askerlerini  “Yahudi-Naziler” (Jüdeo-Naziler) olarak suçlamış, işgalin hem mağdurlar, hem de zalimler üzerindeki    insanlık dışı etkisi konusunda uyarılarda bulunmuştur.    

        Yahudi-Naziler  sözü İsrail’de tam bir şok etkisi yaratmış yaşamı boyunca iktidarla arasındaki gerginlik sürmüştür. Leibowitz Apartheid rejimi görmedi, fakat Yahudi-Naziler söylemi ile İsrail’in nasıl korkunç bir metamorfoz sürecine girmiş olduğu sezinledi, kehanet gibi bu gidişatı öngörmüş oldu.

        Eğer apartheid rejimi görseydi tepkisi çok daha ağır olur, büyük olasılıkla sürgüne gitmek ya da kaçmak zorunda kalırdı. Belki de Prof. Şlomo Sand gibi İsrail’in apartheid politikalarından ve Yahudi üstüncülerden tiksinerek “Ben Neden Yahudi Olmaktan Vazgeçtim” diyerek bir kitap da yazabilirdi.

         Leibowitz, 90 yaşındayken 1993 yılında “Yaşam Boyu Başarı” dalında İsrail’in en yüksek sivil onuru olan İsrail Ödülü’ne layık görülür.   Doğal olarak ödülü kabul eder; ancak bu   duyulurduyulmazortalık karışır. Dönemin Başbakanı Yitzhak Rabin, Leibowitz’in hükümet, ordu ve işgal politikaları hakkındaki sert eleştirileri nedeniyle   törene katılmayacağını ve töreni boykot edeceğini açıklar.  

        İsrail kabinesi de toplanarak ödül verilmesine karşı çıkar.     Askeri  yetkililer Leibowitz’in İsrail’in  ordusunun yöntemlerini Hamas’ın yöntemlerine benzettiği ve işgal  edilen Filistin topraklarında görev yapmayı reddeden askerlere destek verdiğini tekrar gündeme taşırlar.


        Toplumsal protestolar da başlayınca ödülün iptal edilmesi için konu sonunda Yüksek Mahkemeye kadar  taşınır.  Leibowitz tansiyonu düşürmek için sakin bir şekilde ödülü almaktan vazgeçtiğini açıklar..   Tevrat’ta anlatılan peygamber ve prens  İşaya gibi hiç taviz vermeden sergilediği duruş ve    ağır ithamları   nedeniyle “Gazap Peygamberi” olarak anılmıştır. 2

        1967 savaşının  ardından İsrail toplumunda ve dini çevrelerde yaşanan  “maşiyahçı/kutsal zafer” cinnet  hezeyanlarına   Leibowitz karşı çıkmış, işgalin İsrail’i milliyetçi-militarist bir canavara dönüştüreceğini, dinin ise devletin fahişesi olacağını ima eden kehanet gibi     uyarılarda bulunmuştur. 1968 tarihli  ünlü makalesinde birebir şunları yazar:

        “Başka bir halkı tahakküm altında tutan bir devlet, kaçınılmaz olarak bir gizli servis  devletine dönüşmek zorundadır. Bu durum eğitim, konuşma özgürlüğü ve demokratik kurumlar üzerinde feci bir etki yaratacaktır. Ortaya çıkan milliyetçilik kaçınılmaz olarak militarist bir canavarlığa evrilecektir.”

        Radikal bir seküler olan Leibowitz, din ve  siyasetin ayrılmasından yanaydı.    “Judaism, Human Values, and the Jewish State” (Yahudilik, İnsani Değerler ve Yahudi Devleti) kitabında      Jüdaizm (Yahudilik) devlet otoritesinin ve milliyetçi çıkarların emrine girdiği an,     ilahi değerini kaybeder ve egemen siyasal gücü meşrulaştıran devletin bir hizmetçisi, kendi deyimiyle “devletin fahişesi” haline gelir saptamasında bulunur.  

        Vefatından kısa bir süre önce 1994 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda işkenceyi Yüksek Mahkeme kararıyla yasal  hale getiren İsrail’in kötü bir vicdanı olan “Yahudi-Nazi” (Judéo-Nazi) bir devlet olduğunu tekrar vurgular. (La Mauvaise Conscience d’Israel/İsrail’in Kötü Vicdanı, s: 122-123, Y. Leibowitz & J. Algazy, Le Monde-Editions, Paris, Janvier, 1994). Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yoktur.

        II. BÖLÜM – MUHALİF GAZETECİLERİN VE BTSELEM’İN DİRENİŞİ

        19 Temmuz 2018 yılında 55 ret oyuna karşı 62 evet oyuyla Temel Yasa mecliste kabul edilip Apartheid rejim yasalaştıktan sonra Netanyahu’nun yargıyı zayıflatma girişimleri ve ardından gelen savaş süreci, Haaretz yönetimini “ülkenin demokratik ve ahlaki olarak tamamen çöktüğü” saptamasında bulunmasına yol açar; sert eleştiriler sadece askeri operasyonlara değil, İsraillilerin kolektif ahlakına ve devletin yapısına da yönelir. Geçmişte işgal, baskı veya orantısız güç gibi terimleri tercih eden gazete İsrail’in —ABD, İngiltere ve AB’nin desteğiyle— gittikçe saldırganlaşması üzerine 2024ten itibaren insansızlaştırma, etnik temizlik ve soykırım söylemlerini daha büyük bir cesaret ve özveriyle makalelere, başyazılara ve kurumsal kimliğine taşır.

        6. Israel Frey Ultra-Ortodoks şeriatçı bir arka plandan gelen sol eğilimli bağımsız gazetecidir, Filistinlilerin haklarını savunan, hükümetin politikalarını eleştiren yazıları ve duaları nedeniyle faşist ve şeriatçı grupların açık hedefi haline gelir. Evi basılır, linç girişimlerine uğrar ve canını kurtarmak için uzun süre gizlenmek zorunda kalır.

        7. BTselem –Hagay Elad İsrail insan hakları sivil örgütü BTselem’in direktörüdür. Birleşmiş Milletlerde İsrail’in Apartheid bir devlet olduğunu söyledikten sonra hükümet tarafından hain ilan edilir ve yoğun tehditlerle karşılaşır. 12 ocak 2021 tarihinde örgüt İsrail’in Apartheid bir yönetim olduğunu kanıtlayan bir durum belgesi yayınlar. “Bu bir Apartheid Rejimidir: İsrail Akdeniz ile Şeria Nehri arasında Yahudi Üstüncülük (Jewish Supremacy) Düzenini Teşvik Ediyor ve Sürdürüyor” başlıklı durum belgesinde İsrail’in kontrol ettiği tüm topraklarda Apartheid rejimi nasıl yürürlüğe koyduğu ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

        BTselem İsrail’in Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü ve kontrolünü pekiştirmek için geliştirdiği yeni politik uygulamaları ve yeni yasaları kanıt olarak göstererek İsrail’in Apartheid bir rejim olduğu sonucuna ulaşıyor; İsrail’in Yeşil Hat sınırları içinde bir demokrasi olarak algılanmasını reddediyor. 3 Durum belgesinin özetini aşağıda veriyorum.

        İsrail’in Yahudi üstüncülük ve Apartheid düzenini uygulamak için kullandığı yöntem bölgedeki toprakları coğrafi, demografik ve siyasal olarak yeniden tasarlama, dizayn etme tezgahıdır. İsrail’in bir tarafında demokrasi diğer tarafında anti-demokratik baskı ve işgal vardır. Bu durum görmezden geliniyor. Batı Şeria’ya yerleştirilen yüz binlerce Yahudi yerleşimcinin varlığı, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın ilhakı görmezden geliniyor. Tüm bölgede yaşamın kontrolu, nüfus kayıtlarını belirleme, arazi tahsisi, seçmen listeleri, seyahat etme hakkı tamamen hükümeti denetimimdedir. İsrail Apartheid rejimi dört koldan sürdürür:

        1) Toprak – İsrail tüm bölgeyi yahudileştirmek için çalışır (Israel works to Judaize the entire area); 1948’den bu yana Yeşil Hat içindeki toprakların %90’ından fazlasını ele geçirmiş ve özellikle Batı Şeria’da salt Yahudiler için 280 yerleşke (yeni yerleşim yerleri) inşa etmiştir.

        2) Vatandaşlık – Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Yahudiler, çocukları, torunları ve eşleriyle birlikte İsrail vatandaşlığına hak kazanır. Buna karşılık Filistinliler İsrail kontrolündeki bölgelere göç edemezler, İsraillilerle evlenseler bile vatandaşlık alamazlar.

        3) Seyahat özgürlüğü – İsrail vatandaşları ülkeye serbestçe girip çıkabilir, ancak teba konumunda olan Filistinliler kendilerine ayrılan alanlarda bile seyahat etmek ve yurt dışına çıkmak için izin almak zorundadır.

        4) Siyasal katılım – İsrail’deki Filistinli teba oy kullanabilir ve aday olabilir, ancak bu çeşitli yasal bahanelerle zora sokulur; neticede 5 milyon Filistinli siyasete katılamaz, ifade ve dernek kurma özgürlükleri engellenir.

        2018 yılında mecliste onaylanan ve yürürlüğe giren “Yahudilerin Milli Devleti İsrail’in Temel Yasası” adlı yasa ile Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki ayırım meşrulaşmıştır. Böylece arazi yönetimi, konut, vatandaşlık, dil ve kültürde kurumsal ayrımcılığa izin verilmiş ve Apartheid bir devlet politikası olarak tescil edilmiştir. Özellikle tam da Covid-19 salgınına denk getirilen bu ırkçı yasa böylece dünya kamuoyunun gözünden kaçırılmak istenmiştir.


        İsrail, özellikle 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısından bu yana, Gazze Şeridindeki Filistin halkını yok etmek amacıyla koordineli ve kasıtlı bir şekilde soykırım uygulamaktadır. İsrailli karar alıcıların kamuoyuna yaptığı açıklamalar ve uluslararası toplumun soykırıma duyarsızlığı göz önüne alındığında, Gazze’deki soykırımın İsrail’in kontrolü altındaki diğer bölgelere, özellikle Batı Şeria’ya kadar genişletilmesi yönünde ciddi kuşkular ve riskler vardır. BTselem, İsrail ve uluslararası kamuoyunu İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği soykırıma derhal son vermek için uluslararası hukuk kapsamında mevcut tüm araçları kullanmaya çağırıyor.

        1656 yılında Amsterdam Yahudi şeriat mahkemesinin Spinoza’ya verdiği herem (aforoz) kararı, aslında tam bugün İsrail’in 21.ci yüzyıldaki halinin izdüşümüdür. “Felsefenin Prensi” olarak dünya çapında ünlenen Spinoza, statükoyu ve Jüdaizmdeki yerleşik dogmaları rasyonel bir şekilde eleştirdiği ve Tevrat’taki metinlerin tanrısal olmadığını kanıtladığı için “en ağır lanetlerle” Yahudilikten ve cemaatten kovulmuştur.

        Bugün İsrail’de, muhalif yazarlara ve akademisyenlere hukuksal ya da dinsel olarak resmi bir “herem” cezası verilmesi yasal olarak mümkün değil. Ancak dinsel olmasa da toplumsal, ekonomik ve siyasal bir herem mekanizmasının uzun süredir devrede olduğunu gözlemliyoruz. Örneğin, Gideon Levy, Israel Frey, Amira Hass gibi bir çok muhalif aydın sokakta yürürken hakaretlere uğruyor, restoranlara alınmıyor veya hain ilan edilerek sosyal hayatın dışına itiliyorlar.

        İsrail üniversitelerinde hükümeti ya da orduyu eleştiren akademisyenlerin dersleri iptal ediliyor, kürsüleri ellerinden alınıyor , maaşları ve fonları kesiliyor. Tıpkı Spinoza’nın cemaatle her türlü ekonomik ve sosyal bağının koparılması gibi, bu insanların da yaşam alanları daraltılıyor. Bu, modern bir herem ya da aforozdur.

        Yani Spinoza’nın dönemindeki o ağır dinsel “gündüz lanetli olsun, gece lanetli olsun, yatarken ve kalkarken lanetli olsun” gibi Musa şeriatı ve İbrani aşiretlerine özgü lanetler bugün yerini sosyal medya linçlerine, fiziki saldırılara, ölüm tehditlerine ve kurumsal dışlamalara bırakmış durumda. İsimler ve çağlar değişiyor ama yerleşik dogmaları ve egemen kötü güçleri sorgulayan, irdeleyen özgür düşünce ve rasyonel akla gösterilen gerici tepki ne yazık ki hep aynı kalıyor.

        III. BÖLÜM SİYASAL HEREM SÜRÜYOR
        İsrail’deki Apartheid yönetimin muhalif aydınlara karşı uyguladığı yıldırma ve sindirme taktikleri şunlardır:
        Sosyal ve ekonomik izolasyon, işten çıkarılma, üniversitelerde fonların kesilmesi, faşist ve şeriatçı grupların fiziksel saldırıları, dijital tacizleri, ölüm tehditleri ve adli soruşturmalar yoluyla muhalif aydınların ülkeyi terk etmeye zorlanması. Otorepresyon olarak tanımlanan bu uygulama ile bir korku iklimi yaratılmakta ve Apartheid rejim hedef aldığı kişiyi doğrudan tehdit etmek yerine onun yakın çevresini tehdit ederek, tutuklayarak veya cezalandırarak dolaylı bir korku üretir. Birey, “sıra bana geliyor” psikolojisiyle kendi kendini sansürlemeye, sürgüne (self-exile) ve ülkeyi terk etmeye mahkum eder.
        Özellikle ana akım medya ve üniversitelerden kovulanlar için İsrail’de güvenli bir çalışma ortamı bulmak ve yaşamak giderek zorlaştığından, yurt dışına kaçışlarda belirgin bir artış gözlemlenmektedir.


        1656 yılında Amsterdam Yahudi şeriat mahkemesinin Spinoza’ya verdiği herem (aforoz) kararı, aslında tam bugün İsrail’in 21.ci yüzyıldaki halinin izdüşümüdür. “Felsefenin Prensi” olarak dünya çapında ünlenen Spinoza, statükoyu ve Jüdaizmdeki yerleşik dogmaları rasyonel bir şekilde eleştirdiği ve Tevrat’taki metinlerin tanrısal olmadığını kanıtladığı için “en ağır lanetlerle” Yahudilikten ve cemaatten kovulmuştur.


        Bugün İsrail’de, muhalif yazarlara ve akademisyenlere hukuksal ya da dinsel olarak resmi bir “herem” cezası verilmesi yasal olarak mümkün değil. Ancak dinsel olmasa da toplumsal, ekonomik ve siyasal bir herem mekanizmasının uzun süredir devrede olduğunu gözlemliyoruz. Örneğin, Gideon Levy, Israel Frey, Amira Hass gibi bir çok muhalif aydın sokakta yürürken hakaretlere uğruyor, restoranlara alınmıyor veya hain ilan edilerek sosyal hayatın dışına itiliyorlar.
        İsrail üniversitelerinde hükümeti ya da orduyu eleştiren akademisyenlerin dersleri iptal ediliyor, kürsüleri ellerinden alınıyor , maaşları ve fonları kesiliyor. Tıpkı Spinoza’nın cemaatle her türlü ekonomik ve sosyal bağının koparılması gibi, bu insanların da yaşam alanları daraltılıyor. Bu, modern bir herem ya da aforozdur.
        Yani Spinoza’nın dönemindeki o ağır dinsel “gündüz lanetli olsun, gece lanetli olsun, yatarken ve kalkarken lanetli olsun” gibi Musa şeriatı ve İbrani aşiretlerine özgü lanetler bugün yerini sosyal medya linçlerine, fiziki saldırılara, ölüm tehditlerine ve kurumsal dışlamalara bırakmış durumda. İsimler ve çağlar değişiyor ama yerleşik dogmaları ve egemen kötü güçleri sorgulayan, irdeleyen özgür düşünce ve rasyonel akla gösterilen gerici tepki ne yazık ki hep aynı kalıyor.

        IV. BÖLÜM – İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNEBÜYÜK TEHDİT: “YADAN TASARISI”

        İsrail’den kaçmak zorunda kalan tarihçi Prof. İlan Pappé’nin de dikkat çektiği gibi Atlantik’in iki yakasındaki lobilerin İsrail’e karşı yapılan siyasal eleştirileri ve suçlamaları önlemek, dünyanın çeşitli ülkelerindeki anti-siyonist muhalif akademisyenleri, bilim insanları susturmak amacıyla yasal yolları zorlamak veya Nazilerin yaptığı gibi yeni kanunlar icat ederek bunları yasalaştırma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Oysa gerçek antisemitler, yani Yahudi karşıtları, bu siyonist lobiler ve şu an İsrail’de iktidar olan zihniyettir. Zira bunları yaptıkça antisemitizmi beslemiş oluyorlar.

        Öte yandan, semitik etnik grup ve dil ailesindeki milletler Araplar, İbraniler (Yahudiler), Süryaniler, Habeşler (Etiyopyalılar), vs olarak kabul edilir. O nedenle “antisemitizm” dendiğinde bu halkların da işin içine girmesi gerekir. Yani, “antisemitizm” kavramı sadece Yahudi karşıtlığı olarak değil, Arap, Süryani, Habeş karşıtlığı için de kullanılmalıdır. Ya da antisemitizm yerine “Yahudi karşıtlığı” (Anti-Jewish) demek daha mantıklı olacaktır.

        Bu bağlamda “Yadan Tasarısı” adıyla bilinen “Antisemitizmin Yeni Biçimleriyle Mücadele Kanunu” Macron’un Rönesans partisinden milletvekili Caroline Yadan tarafından 19 Kasım 2024’te meclise sunulan bir yasa teklifidir. Tasarı “yeni antisemitizm” iddiasına dayanıyor.

        Bu iddiaya göre yeni antisemitizm, ırkçı bir nefret değil, siyasal bir nefrettir. İsrail’i eleştirmek, suçlamak, varlığını, meşruiyetini sorgulamak Yahudilerden  oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da bir nefret suçu olan antisemitizm yani Yahudi düşmanlığıdır. O nedenle bu kapsama giren ifadeler ve söylemler de antisemitizm sayılmalıdır.

        Böylesine gülünç ve büyük bir mantık hatasından yola çıkan tasarıda İsrail ve siyonizmin eleştirisini antisemitizm kapsamına alma, eşitleme ve alaşımlama (amalgame) çabası açıkça görülüyor. Her şeyden önce İsrail salt Yahudilerden oluşan homojen bir nüfus yapısına sahip değildir; nüfusun % 20 si Filistinli ve çeşitli milletlerden  Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmaktadır.

        Aslında tasarıyla yapılmak istenen ırkçı bir siyasal görüş olan siyonizmi ve İsrail’i eleştirmeyi antisemitizm kapsamına alarak Apartheid İsrail’e dokunulmazlık kazandırmaktır. Fakat tasarı ifade özgürlüğünü kısıtlıyor, hukuki belirsizlik yaratıyor ve asıl sorunları, yani gerçek nefret suçlarını, ırkçılık, Apartheid ve etnik üstüncülüğü çözmeden yeni kutuplaşmaların doğmasına yol açıyor. Ama illa ve ısrarla isteniyor ki İsrail’i eleştirmek antisemitizm kapsamına girsin ve yasal suç sayılsın. Peki neden ? Bu ısrar, bu telaş, bu acele, bu panik atak neden ?

        Zira Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatmaya çalışan küresel satanist çete tamamen şirazeden çıkmış, gözü dönmüş bir durumda çırpınıyor; dünyada yükselen uyanışa, halkların özgürlük arayışına, emperyalist-siyonist ittifaka gösterilen tepki ve eleştirilere karşı artık ne yapacağını şaşırmış durumda. Geri adım atmamak için dünya çapında gösterilen tepkileri zorla ve yeni yasalar icat ederek engellemek, İsrail’e dokunulmazlık kazandırmak, protesto ve eleştirileri antisemitizm torbasına doldurarak basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmayı planlıyor.

        Avrupa’da aşırı sağın gittikçe güçlenmesi, gidişat ve işaretler gösteriyor ki bu yasa tasarısı kabul edilirse Avrupa Birliği Fransa’yı prototip model ülke olarak ele alıp tüm birliği kapsayacak bir düzenlemeye gidebilir. Bu durumda İsrail’in savaş ve soykırım suçlarını inceleyen Uluslararası Ceza Mahkemesi de lağvedilip yargıçları ve savcıları tutuklanıp hapse atılırsa hiç şaşırmayın. Emperyalist-siyonist ittifakın hayal ettiği dünya sanırım bu olsa gerek. Naziler Yahudisiz bir dünya hayal ediyordu, bunlar da Goyimsiz (Goyim: Yahudi olmayanlar, diğer milletler, kafirler) bir dünya hayal ediyor. Arada bir fark yok.

        Yadan Tasarısı 16 Nisan 2026’da görüşülecekti ama reddedileceğinden korkan Macron tasarıyı meclis gündeminden apar topar çekti. Ancak, elverişli bir ortam oluştuğunda tekrar gündeme gelecektir.

        Bu bağlamda benim hipotezim şu: Nasıl ki 7 Ekim 2023teki meydana gelen Hamas saldırısı Gazze’ye operasyon düzenlemenin gerekçesi olarak kullanıldıysa, bu kez Fransa veya herhangi bir ülkede tezgahlanacak benzeri bir oyunla yaratılacak kaos ve kargaşa ortamında yeni bir tasarının meclise getirilerek kabul edilmesi ve yasalaşması pekala mümkündür. Yeri gelmişken 7 Ekim saldırısının perde arkasına bakmakta fayda vardır:

        7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırı hakkında önceden hiçbir bilgi olmadığı iddiası New York Times ve Haaretz’in açıkladığı belgeler ve askeri yetkililerinin itiraflarıyla geçerliğini yitirmiştir. Bu açıklamalara istinaden İsrail’in elinde bilgi olduğu, ama bu bilginin değerlendirilmesinde başarısızlık yaşandığı; bilindiği ve beklendiği halde güvenlik ve istihbarat zafiyeti nedeniyle saldırının engellenemediği iddia edildi.

        İyi de bu iddia da hiç inandırıcı değil ki. Yani bu istihbaratçılar bu kadar zayıf ve umursamaz mı ? Sonra, “bilindiği ve beklendiği halde” önlem almamak da ne demek oluyor ? Hırsızın gece yarısı eve geleceğini biliyorsunuz, hatta bekliyorsunuz, ama engelleyeceğiniz yerde kulağınızın üstüne yatıp fosur fosur uyuyorsunuz. Olacak iş mi bu ?

        Hamas’ın Mossad tarafından eski Filistin devlet Başkanı sosyalist Yaser Arafat’ı zayıflatmak için kurulmuş olan bir örgüt olduğunun ayırdına varırsak, bu işte bir danışıklı dövüş olması yüksek bir olasılık olarak karşımıza çıkar. Demek istediğim şu:

        Bu olayda bir güvenlik ve istihbarat zafiyeti olsa bile, ben bunu kasıtlı, bilerek yapılan bir zafiyet olarak görüyorum. Hamas saldırısını İsrail devleti ve istihbarat servisleri önceden bal gibi biliyordu. Ama aptalı oynadılar. Zira bunu daha sonra Gazze’ye yönelik topyekun bir imha operasyonunu başlatmak ve iç siyasette konsolidasyon sağlamak amacıyla haklı ve meşru bir gerekçe olarak kullanmayı planlıyorlardı ve nitekim aynen öyle oldu. Gazze yerle bir edildi ve İsrail kamuoyu da operasyonu destekledi.

        Tıpkı Pearl Harbour ve 9/11 gibi. Pearl Harbour baskını da ABD üst yönetimince önceden biliniyordu. Ama saldırının yapılmasına göz yumdular. Zira ABD daha sonra bunun karşılığını Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atmanın gerekçesi olarak kullanacak ve sonuçta Japonya kayıtsız şartsız teslim olacaktı. Aynı şekilde 9/11 terör saldırıları da ABD Başkanı Bush dahil CIA tarafından biliniyordu ve Ortadoğu bölgesine topyekun bir askeri harekat başlatmak, bölgeye yerleşmek, petrole çökmek, Irak ve Suriye’yi imha etmek ve iç siyasette konsolidasyon sağlamak amacıyla 9/11 saldırısına izin verdiler.

        SON SÖZ

        Önsözde belirtildiği gibi dünya egemenleri, daha doğrusu “Yeni Dünya Düzeni” dayatmasıyla her şeyi resetleyip (Great Reset Projesi) dünyayı yeniden dizayn etmeyi planlayan küresel satanist çetenin mimarları ve aktörleri artık insanları sınırların içinde değil, sınırların dışında ve girişinde “EU- Passports / Non- EU Passports” uygulamasıyla dijital olarak ikiye ayırıyor. Batılı bir pasaporta sahip olanların dünyayı özgürce gezebildiği, ama diğerlerinin aşılmaz vize duvarlarına çarptığı bu uygulamaya sosyologlar “Küresel Apartheid Pasaportu” diyor. Sanki küresel ölçekte görünmez bir Sanal-Siber Apartheid adım adım, alıştıra alıştıra inşa ediliyor.

        İsrail’i ele geçiren ve gittikçe güçlenen bu Apartheid tümörünün metastaz yaparak ABD ve Avrupa ülkelerine sıçraması yüksek bir olasılıktır. Zira aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının güçlü olduğu bu ülkelerdeki toplumsal yapılar Apartheid’a dönüşmek üzere uygun kıvama gelmek üzeredir ve gelmiştir.

        Küresel apartheid ve apartheid pasaport oluşumuna dikkat çeken sosyologlar ve bilimcilere göre uluslararası sınır rejimleri asla özgürlükçü değil, aksine ırksal ve sınıfsal bir ayrımcılık mekanizmasıdır; pasaport gücü de “doğum piyangosuna” dayalı sömürgeci, etnik ve sınıfsal bir kast sistemidir.

        “Apartheid pasaportu” dünya çapında vatandaşlık ve pasaport eşitsizliğini tanımlamak için kullanılan sosyolojik bir terimdir. Bireylerin doğdukları ülkeye göre sınıflandırılıp seyahat hakkının sınırlandırılması veya kolaylaştırılması bir çok sosyolog ve bilim insanı tarafından ırksal ve ekonomik küresel bir apartheid ayrımcılığı olarak tanımlanır.

        Bazı ülke vatandaşları neredeyse tüm ülkelere vizesiz veya sınırda vize kolaylığı ile girebilirken, diğerleri ağır vize süreçleri ve engelleri ile karşılaşırlar. Zengin ülkeler, yatırım karşılığı vatandaşlık hakkını varlıklı kişilere tanırken, sıradan insanlar vize ve bürokratik engeller, sıkı sınır kontrolleri ve seyahat ambargoları ile ömürlerini tüketirler.

        Amerikalı sosyolog ve antropolog Catherine Besteman’a göre bir çok Batılı ülkenin vize ve sınır rejimleri doğrudan Güney Afrika’daki eski Apartheid rejiminin bir kopyasıdır. Besteman 2020’de yayımlanan “Militarize Küresel Apartheid” (Militarized Global Apartheid) kitabında kuzey küredeki ülkelerin (ABD, İngiltere, AB, Avustralya) sınırlarını militarize ederek, biyometrik takip ve vize duvarlarıyla güney küredeki insanları nasıl “harcanabilir veya köleleştirilebilir” bir hale getirdiğini anlatır. Küresel kuzeyin uyguladığı “geçici işçi vizesi”, Güney Afrika’daki siyah işçilerin seyahat hakkını kısıtlayan eski “Geçiş Defteri” (Passbook) sisteminin bir kopyasıdır.

        Hollandalı hukukçu Prof. Dimitri Vladimiroviç Koçenov da pasaport eşitsizliğini “modern feodalizm” olarak tanımlar. Koçenov’a göre demokrasi, özgürlük ve insan hakları iddialarında bulunan Batı dünyası, sınır kapılarında tamamen soy ve kan bağına, doğum yerine dayalı, köleci ve ırkçı bir feodal aristokrasiye, hatta aşiret kültürüne dönüşür. Bireylerin Batılı ülkelerde doğmadıkları için en temel insani hareketlilik ve seyahat özgürlüğü hakkından mahrum bırakılmasını bireysel şiddet ve “pasaport apartheidı” olarak tanımlar.

        Hawai üniversitesi sosyoloji profesörü Reece Jones tarihsel gelişme bakıldığında pasaportların seyahat özgürlüğü için değil, insanları kontrol etmek için tasarlandığını savunur. Sınırlar ve vizeler, küresel kuzeyin kendi refahını korumak için dünyanın geri kalanına uyguladığı bir ayrımcılık, aşağılama ve dışlama biçimidir. Seyahat özgürlüğü artık küresel bir hak değil, yalnızca güçlü pasaporta sahip azınlığın lüksüdür.

        Fransız sosyolog Étienne Balibar’a göre “Avrupa vatandaşlığı” terimi hatalı ve tehlikelidir; zira Avrupa vatandaşı olanlar ve olmayanlar diye iki ayrı sınıf insan yaratmaktadır. Balibar, Fransa’nın göçmenlere ve azınlıklara davranışının demokratik ve insancıl olmadığını bunun düzeltilmesini ve çok kültürlü bir dünyada vatandaş olmanın ne anlama geldiğinin yeniden tanımlanması gerektiğini belirtir. Avrupa’ya gelen ve büyük ölçüde siyah ve renkli göçmenlerin, vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmaları halinde, kalıcı bir alt sınıfa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklarını ve bunun Güney Afrika’daki apartheid rejimi aratmayacak bir gidişatın doğmasına neden olacağını ve sonunda bir “Apartheid Avrupa” oluşacağının uyarısında bulunur.

        Eğer uluslararası toplum ve İnsanlık Bilinci İsrail’deki apartheid rejime, Apartheid pasaporta, spor müsabakaları gibi evrensel alanlarda bile bu ayrımcı gidişata güçlü bir ses çıkarmazsa, insanlığın eşitlik, kardeşlik, özgürlük ilkeleri ile yüzyıllık evrensel insan hakları idealleri hep birlikte tarihin çöplüğüne atılacak, ve o ilkelerin yerini güçlünün yaptırımları, ayrıcalıklı pasaportun hukuku, üstün milletler/aşağı milletler ayrımı gibi kavramların egemen olacağı bir Apartheid Avrupa, derken bir Apartheid Dünya Düzeni’nin insanlık düşmanı kuralları ve dayatmaları alacaktır.

        ********************************************************************

        V. EKLER

        EK 1. İSRAİL’DE ONAYLANAN APARTHEID YASASI NEDİR ?

        19 Temmuz 2018’de yeni bir temel yasa 55 ret oyuna karşı 62 evet oyuyla İsrail meclisinde kabul edildi. Bu on bir maddelik yasa “İsrail, Yahudi Halkının Milli-Devlet Yasası” adını taşıyor. Bir anayasası olmayan İsrail’de bugüne kadar kabul edilmiş birçok temel yasa, Anayasa işlevi görüyor ve bu 1958’den beri kabul edilmiş on beşinci temel yasa. Yasanın ilk maddeleri Apartheid ile başlar:

        1. İsrail toprağı, üzerinde İsrail devletinin kurulduğu, Yahudi halkının tarihsel vatanıdır.

        2. İsrail devleti Yahudilerin milli vatanıdır; bu vatan içinde Yahudiler kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini belirleme hakkını yerine getirir.

        3. İsrail devleti içinde milli düzlemde kendi kaderini belirleme hakkı sadece Yahudilere özgüdür.

        Yasa ile getirilen ikinci değişiklik 4. maddede devletin resmi dilinin sadece İbranice olduğunun belirtilmesidir. Daha önceleri Arapça da resmi dil sayılıyordu. Ancak, bu yasa ile Arapça resmi değil “devlet içinde özel statüye sahip bir dil” konumuna indirgeniyor.

        Nüfusun %22sinin Arap olduğu ülkede, tek resmi dil dayatmasının yaratacağı tepkileri engellemek için dördüncü maddenin sonuna “Bu ifade bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce Arapçaya tanınan statüyü bozmaz” şeklinde bir ek konmuş. Kısacası Arapça devlet dairelerinde veya yargıda kullanılan bir dil olmaya devam edecek, ama bu sınırlı kalacak, yeni kullanım alanları için geçerli olmayacak ve muhtemelen zamanı geldiğinde bu ek iptal edilerek İbranice tek resmi dil olacak.

        Yasanın başka bir maddesi ise işgal edilmiş toprakların ilhakı kapısını ardına kadar açıyor. Yedinci maddedeki, “Devlet Yahudi yerleşimlerinin gelişmesini bir milli değer olarak görür ve Yahudi yerleşimi yaratılmasını ve güçlendirilmesini teşvik etmek ve desteklemek için çalışır” ifadesiyle, yeni yerleşimlerin işgal altındaki topraklarda açılmasını anayasal bir misyon ve vizyon konumuna getiriyor.

        Netanyahu yasanın kabul edilmesini “İsrail devleti ve siyonizm tarihinde yaşamsal bir dönüm noktası” olarak yorumluyor ve mahkemelerin gerektiğinde Jüdaizm inancına göre karar vermesini istiyordu, fakat bu istek tepkiler üzerine tasarından çıkarıldı.

        Milli devlet yasası kabul edilmeden önce özgürlükleri kısıtlayan birkaç yasayı daha meclis kabul etmişti. Örneğin, STK’ların orduyu eleştirmesini ve işgal edilmiş topraklarda gayrimenkullerine el konan Filistinlilerin buna Yargıtay nezdinde itiraz hakkını sınırlayan ama bu hakkı Yahudi yerleşimcilere tanıyan yasalar kabul edilmişti.

        Milli yasanın yürürlüğe girmesinden sonra bir mahkemenin saldırıda yaralanan bir Yahudi’ye sadece Yahudi olduğu için ek tazminat ödenmesine karar vermesi üzerine 16 Eylül 2018 tarihli Haaretz’deki makalesinde Gideon Levi bu kararın, iki farklı kan değerinin İsrail’de yürürlükte olduğunun somut delili olduğunu saptar:

        Milli-devlet yasası üzerinden mahkemenin yaptığı bu kaçınılmaz karara bakarsak artık gerçek bir ırkçı yasa var karşımızda. Bundan böyle İsrail’de iki tür kan hukuk metinlerinde yer alacak: Yahudi kanı ve Yahudi olmayan kan. Bu iki kanın değeri de farklı. Yahudi kanının değeri paha biçilmez nitelikte. Mümkün olan her türlü yolla korunmalı. Yahudi olmayan kan ise ucuz, onu su gibi dökebilirsiniz. Bu daha önce zaten fiilen yürürlükteydi ve Yahudilere ve diğerlerine farklı normlar ve cezalar uygulanıyordu. Ama şimdi bu fark bir mahkeme kararıyla tescil edilmiş oluyor.

        Yetmiş yıldır mağdurlara karşı yürütülen milliyetçilik ve ırkçılığın artık hukuki bir gerekçesi var. Bu yasanın doğasının sadece simgesel bir beyan olduğunu bize söylüyorlardı. Şimdi yargı bunun gerçek anlamını ortaya çıkardı. Bu temel yasa Yahudi kanının üstünlüğünü ilan ediyor. Bundan böyle İsrail bir ırk yasasına sahiptir.”

        İsrail’deki bu ırkçı ve şeriatçı Apartheid rejime ses çıkarmayan, görmezden gelen, hatta açıkça destek veren ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler İsrail’e adeta öykünmektedirler. Fırsatını buldukları an bu ülkelerin de Apartheid rejimlere kayma olasılığı vardır. Bunun en somut örneğini ABD’nin Dünya kupasındaki tavrında gözlemlemekteyiz. (Bkz: EK 3: Dünya Kupasında Apartheid Gölgesi)

        EK 2. JÜDAİZASYON VE YAHUDİ ÜSTÜNCÜLER

        Jüdaizasyon (yahudileşme) terimi ilk defa İncil’de kullanılmıştır. Erken Hristiyanlık döneminde ilk Hristiyanların büyük çoğunluğu Yahudi idi. Zamanla Yahudi olmayanlar da (Goyim/Gentiles/Milletler) kiliselere gelmeye başlayınca elçi Petrus ve bazı yetkililer bu kişilerin Hristiyan olabilmesi için öncelikle Yahudi şeriatına uyması gerektiğini iddia etmeye başlar. Yani vaftiz olmadan önce sünnet olacak, kaşer yemek yiyecek, Şabat yasağına uyacaklardı. Bu saçmalığa şiddetle itiraz eden elçi Pavlus olur. Pavlus Petrus’u ikiyüzlülükle suçlar ve onu

        “Sen Yahudi olduğun halde milletler gibi yaşıyorsun, nasıl olur da milletleri yahudileşmeye (jüdaize/judaïsé) zorlarsın?” (Galatyalılar 2:14)

        diyerek azarlar. Yani Petrus’a şunu demek ister:

        Sen Yahudi olduğun halde bir Yahudi gibi değil milletlerden biri gibi (bir goyim gibi) yaşıyorsun, yani Yahudi şeriatına uymadan yaşıyorsun. O halde, nasıl olur da milletleri (goyim) Yahudi şeriatına uymaya yani yahudileşmeye zorlarsın?

        Pavlus kurtuluşun Jüdaizm, sünnet ve Musa şeriatıyla değil, ancak tanrısal inayet (kayra-providence) ile olacağına dair İsa’nın öğretisini hatırlatır. Bu bağlamda, Yahudiliğin (Jüdaizm) tanrısallıkla alakası olmadığını kanıtlayan Spinoza’nın Etika’sı; “Yahudilerin kurtuluşu Yahudilikten kurtulmalarıyla gerçekleşir” saptamasında bulunan Karl Marx ve “Ben Neden Yahudilikten Vazgeçtim” kitabını yazan İsrailli tarihçi Prof. Şlomo Sand’dan çok önce, Pavlus, Yahudilerin Yahudilikten (Jüdaizm) kurtulması gerektiğini fark etmiştir.

        XX.ci yüzyılda Naziler bu kavramı Almanca “Verjudung” dekadans, dejenere olma anlamında kullandılar. Modern sanat, avangard edebiyat ve caz müziği Nazilerce dejenere/dekadan ilan edilir.

        Günümüzde bu terim siyaset biliminde Filistin bölgesi ve Kudüs’ün yahudileştirilmesi yani Filistin nüfusuna karşı Yahudi nüfusu artırma ve toprak işgal/ilhak politikaları için kullanılır. İsrail Hükümeti ve sağ kanat akademisyenler bunu asimilasyona karşı pozitif bir terim ve siyonizmin doğal bir sonucu olarak görürler. Ancak, sosyolog Prof. Baruch Kimmerling (1939-2007), tarihçi Prof. İlan Pappé ve coğrafyacı Prof Oren Yiftaşel gibi İsrailli muhalif akademisyenler bu kavramı ırkçı ve sömürgeci bularak karşı çıkarlar. Amerikalı siyaset bilimci Prof. Norman Finkelstein, 2000 yılında yayımlanan The Holocaust Industry (Holokost Endüstrisi) kitabında jüdaizasyon politikalarını reddeder.

        Yahudi Üstüncüler (Jewish Supremacists)

        In the course of time Israel should no longer exist”

        (Zamanın akışı içinde İsrail artık var olmamalı)

        Noam Chomsky

        Amerikalı dilbilimci ve filozof Prof. Avram Noam Chomsky bu sözleri, 2010’da Brown Üniversitesindeki “Filistin’e Karşı Amerikan-İsrail Suçları” panelinde bir soru-cevap sırasında söylüyor. Bir katılımcı ona, “İran’ın İsrail ile ilgili resmi açıklaması hakkında” ne düşündüğünü soruyor. Chomsky de şu yanıtı veriyor:

        Açıklama şu ki, biliyorsunuz, zamanın akışı içinde İsrail artık var olmamalı…. Pekala, aslında ben de buna tamamen katılıyorum.” (“The statement is that, you know, in the course of time Israel should no longer exist…. Well, actually I happen to agree with that too.”)

        Chomsky, İsrail’i “Jewish supremacist state” Yahudi üstüncü bir devlet olarak görüyor: İsrail Yahudi olanlara yasal ve fiili ayrıcalık tanıyıp İsrail vatandaşı olan Filistinlileri ikinci sınıf vatandaş yapan ırkçı ve Apartheid bir yapıdır. Bu etnik/dini üstünlük temelli devlet modeli insancıl ve adil değildir, der.

        Ancak, Chomsky İsrail’in değil, bu mevcut ırkçı ve Apartheid yapının yok olmasını ister. Bunu Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejiminin yıkılmasına benzetir, “ben Yahudiyim diye gerçeği görmezden gelemem” der. Aynı panelde İsrail’in Filistin politikasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ancak bunun ABD’nin desteğiyle sürdüğünü vurgular.

        Kimyager Prof. Israel Şahak (1933-2001) ve siyaset bilimci Prof. Norman Gary Finkelstein “Yahudi Üstüncülüğü” kavramını Yahudilerin seçilmişliği inancının siyasal bir şovenizme dönüşmesini eleştirmek için kullanırlar.

        Finkelstein, 1967 Altı Gün Savaşından sonra Amerikalı Yahudi elitlerin ve örgütlerin Holokost’u ideolojik bir silah olarak istismar ettiğini, siyasallaştırdığını ve endüstrileştirdiğini saptar. İsrail’in Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerine karşı her türlü eleştiriyi “antisemitizm” suçlamasıyla savuşturmak için Holokost’un bir dokunulmazlık kalkanı, ideolojik bir silah olarak kullanıldığını; İsviçre ve Alman bankalarından gelen milyarlarca dolarlık soykırım tazminatlarının, kamplardan kurtulan mağdurlara çok az ulaştığını; bu paraların devasa Yahudi lobileri, kurumları ve avukatlar tarafından lüks harcamalar ve kurumsal bütçelerle çarçur edildiğini açığa çıkartır.

        Bu aynı zamanda Holokost’un da jüdaize edilmesidir. Zira 2025 sonunda BBC’nin yayınladığı bilgiye göre Holokost’ta hayatını kaybedenlerin sayısı 11 milyon olup, bunun 6 milyonu Yahudi diğer 5 milyonu çeşitli milletler ve etnik gruplardandır.

        Holokost Endüstrisi yayımlandığında yer yerinden oynamış, Finkelstein antisemit olmakla suçlanmış, akademik ünvanı iptal edilmiştir. Ancak kitap, İsrail’in Holokost’u tamamen judaize ederek Yahudilere özgü bir soykırım olarak pazarladığını, bunu nasıl paraya ve güce tahvil ettiğini gösteren dünya çapında bir baş yapıttır.

        Kökeni Tevrat ve İbrani aşiret geleneklerine dayanan Yahudi Üstüncülüğü (Jewish Supremacy) WASP’a göre çok daha ırkçı ve dinsel bir yapısı olup Yahudi ırkının Allah tarafından seçilmiş ve tüm diğer ırklardan üstün olduğunu ve sadece Yahudi egemenliğinde bir devlet veya ayrılmış bölgeler kurulması gerektiğini iddia eder. Vizyon ve misyonları ekonomik pastanın aslan payını tekellerine almak, kendi değer yargılarını “norm” olarak tüm insanlığa dayatmak ve kabul ettirmek, statükoyu korumak, Yahudi olmayan goyim siyasetçi, sanatçı, bilim insanlarının önünü kesmek, yükselmesini engellemek, görmezden gelmek; Yahudi olmayanların haklarını hiçe sayan Musa şeriatına bağlı teokratik yapıları dünyaya dayatmak; Yahudi olmayı ve İsrail’in güvenliğini/toprak bütünlüğünü her türlü evrensel etik ve hukukun üzerinde tutmaktır. Bu tür üstüncü ırkçı gruplar kendilerini genellikle o toplumun koruyucusu veya seçilmiş hizmetkarları olarak pazarlar, ancak rasyonel bir analiz genellikle arkadaki güç, çıkar ve mülkiyet ilişkilerini açığa çıkarır.

        EK 3. 2026 DÜNYA KUPASINDA APARTHEID GÖLGESİ

        2026 FIFA Dünya Kupası için geri sayım sürerken, futbol coşkusundan çok buram buram ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kokan skandallar gündeme damga vurmaya başladı. Ev sahibi ülkelerden ABD’nin birçok ülkenin milli takım oyuncularına ve görevlilerine yönelik skandal boyutlarına ulaşan vize engelleri, uzun sorgular, sıkı güvenlik uygulamaları ve giriş yasakları koyması dünya kamuoyu ve futbol severler arasında büyük tepkilere yol açtı.

        Dünya Kupasına katılacak ülkelerin milli takımları, teknik direktörleri ve hatta FIFA’nın resmi hakemleri, ABD sınır kapılarında ve havalimanlarında ardı ardına büyük skandallarla karşı karşıya kaldı. Sınırdışı edilenler, göz altına alınanlar, aşağılananlar oldu. 1 Ocak 2026 itibarile başta Küba, Filistin, Türkmenistan ve İran olmak üzere ABD 39 ülkeyi güvenlik gerekçesiyle yasaklı ülkeler kapsamına aldı.

        Uluslararası Mülteci Yardım Projesi Hukuk Programları Başkan Yardımcısı Laurie Ball Cooper, “Bu genişletilmiş yasak ulusal güvenlikle ilgili değil; insanların sadece geldikleri yer nedeniyle şeytanlaştırılmasına yönelik bir başka utanç verici girişimdir,” dedi. İşte 13 Haziran 2026 itibarile Dünya Kupasında durum:

        İRAN FUTBOL TAKIMINA ENGEL

        İranlı futbolcuların maçların oynanacağı gün ABD’ye girip aynı gün ayrılmak zorunda kalacağı belirtilmişti. Ama sonra büyük bir lütuf yapıldı, ABD İç Güvenlik Bakanlığı sözcüsü ise “İran takımı, maçlarından bir gün önce gelebilecek” dedi.

        12 Haziran 2026 günü İran Futbol Federasyonu kendilerine ayrılan bilet kotasının ABD tarafından iptal edildiğini açıkladı. Federasyon, “İran Futbol Federasyonu’na verilen kontenjan geri çekildi ve mevcut koşullar altında federasyon, milli takım taraftarlarına tek bir bilet bile sağlayamamaktadır” ifadelerini kullandı. İran, ekipte yer alan 15 idari ve yönetim personelinin vizelerinin ABD tarafından onaylanmadığını ve bu kişilerin ülkeye girişinin engellendiğini de duyurmuştu. İran Milli Takımı, daha önce ABD’nin Arizona eyaletindeki Tucson kentinde yapılması planlanan Dünya Kupası hazırlık kampını iptal ederek, kamp merkezini Meksika’nın sınır kenti Tijuana’ya taşımak zorunda kalmıştı.

        IRAKLI FUTBOLCU 7 SAAT SORGULANDI, FOTOĞRAFÇI ABD’YE ALINMADI

        1986’dan bu yana ilk kez Dünya Kupası’nda mücadele edecek olan Irak’ın futbol takımından Aymen Hüseyin, Chicago’ya varışında havalimanında gözaltına alındı ve tam 7 saat boyunca sorguya çekildi. Hüseyin’in cep telefonu da incelemeye alındı. Sorgunun ardından serbest bırakılan Hüseyin’in, daha sonra takım arkadaşlarına katıldığı aktarıldı.Takımla birlikte seyahat eden resmi fotoğrafçının ise ABD’ye girişine izin verilmedi.

        SENEGALLİ FUTBOLCULLARIN ÜSTLERİ ARANDI

        Senegal Milli Takımı ekibinin, ABD’de havalimanında sıkı güvenlik denetimlerinden geçirildiği iddia edildi. Medyada paylaşılan görüntülerde, Senegal Milli Takımı futbolcularının ABD’ye iniş yaptıktan sonra terminale geçmeden önce detaylı güvenlik aramalarından geçirildiği görüldü. Futbolcuların tek tek kontrol edildiği anlar kameralara yansıdı.

        ÖZBEKİSTAN TEKNİK DİREKTÖRÜ CANNAVARO

        Özbekistan Milli Takımı’nın İtalyan teknik direktörü eski futbolcu Fabio Cannavaro’nun, havalimanında güvenlik güçleri tarafından durdurularak üzerinin ve eşyalarının arandığı görüntüler ortaya çıktı. Özbekistan teknik ekibi ve futbolcularının da takım otobüsünden indirildiği ve güvenlik personeli tarafından el dedektörleriyle detaylı bir üst aramasından geçirildiği bildirildi.

        İSVİÇRELİ FUTBOLCUYA VİZE VERİLMEDİ

        İsviçre Milli Takımı’nın 29 yaşındaki forvet oyuncusu Kamerun asıllı Breel Embolo vize engeline takıldı. Daha önce onaylanan ESTA (vizesiz seyahat) izni, salı günü uçağın kalkışına üç saatten az bir süre kala iptal edildi. Embolo, çarşamba günü Bern’deki ABD Büyükelçiliği’ne giderek sorgulamadan geçti ve ardından gerekli seyahat onayını zar zor alabildi.

        GÜNEY AFRİKA FUTBOL TAKIMINA VİZE ENGELİ

        Güney Afrika Milli Takımı’nın pazar günü gerçekleştirilmesi planlanan seyahati, bazı futbolcu ve yetkililerin vize işlemlerinin yetişmemesi nedeniyle iptal edildi. Güney Afrika Futbol Federasyonu (SAFA) tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada, “bazı futbolcu ve yetkililerin vizelerinde yaşanan sorunlar nedeniyle aksaklık yaşamıştır. Bu doğrultuda ekip, bu sabah Kuzey Amerika’ya planlanan seyahatini gerçekleştirememiştir” ifadelerine yer verildi.

        FİFA’NIN SOMALİLİ HAKEMİ SINIRDIŞI EDİLDİ

        Fifa’nın görevlendirdiği Somalili hakem Ömer Abdülkadir Artan, ABD’ye girişinin engellenmesi üzerine turnuva kadrosundan çıkarıldı. Cumartesi günü ulaştığı Miami Uluslararası Havalimanı’nda ABD’den bir açıklama yapılmadan sınırdışı edildi. 2025 yılında Afrika’nın en iyi erkek hakemi seçilen ve Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) tarafından Dünya Kupası için seçilen 7 Afrikalı hakemden biri olan Artan, turnuvada görev alan ilk Somalili hakem olarak tarihe geçmeye hazırlanıyordu.

        Böylece kapsamlı seyahat sınırlamalarından etkilenen ülke ve yönetimlerin sayısı 39’a çıktı.Filistin, Suriye, Afganistan, Myanmar, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Eritre, Haiti, İran, Libya, Somali, Sudan ve Yemen alınmış; Burundi, Küba, Laos, Sierra Leone, Togo, Türkmenistan, Venezuela, Burkina Faso, Mali, Nijer, Güney Sudan, Suriye, Angola, Antigua ve Barbuda, Benin, Fildişi Sahili, Dominika, Gabon, Gambiya, Malavi, Moritanya, Nijerya, Senegal, Tanzanya, Tonga, Zambiya ve Zimbabve.

        Uluslararası Mülteci Yardım Projesi’nin (IRAP) ABD Hukuk Programları Başkan Yardımcısı Laurie Ball Cooper, “Bu genişletilmiş yasak ulusal güvenlikle ilgili değil; insanların sadece geldikleri yer nedeniyle şeytanlaştırılmasına yönelik bir başka utanç verici girişimdir,” dedi.

        Böyle kepazelikler 1936 Berlin Olimpiyatlarında bile görülmedi. Nazi Almanyası hiçbir ülkeyi dışlamadı ve davetsiz bırakmadı. Dönemin rekor katılımı sağlanarak 49 ülke Berlin’e geldi. SSCB, İspanya gibi kendi istekleriyle Olimpiyatlara katılamayan ülkeler oldu. ABD, Fransa, İngiltere, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerde Nazi ırkçılığına karşı boykot kampanyaları yürütüldü. Ancak, Trump yönetiminin yaptığı gibi yabancı sporculara yönelik herhangi bir vize engeli, sınır dışı etme veya ülkeye sokmama gibi ırkçı ve Apartheid politikalar uygulanmadı. O nedenle, ABD’nin Dünya Kupasındaki bu Apartheid ve süpremasist tavırları görmezden gelinemez ve üzerinde ciddiyetle durmak gerekir.

        Zira, tüm bu olan biten skandal ve rezillikleri temeli ırkçılığa ve Beyaz Üstüncülüğe (White Supremacy” dayanan ABD’nin hızla Apartheid bir rejime doğru kaydığının, daha doğrusu 2018 yılında yürürlüğe giren İsrail’deki Apartheid rejimin ABD’ye ihraç edilmekte olduğunun göstergesi olarak görmek mümkündür. Kuşkusuz, dünya ülkeleri ırkçılık ve Apartheid’a karşı ciddi önlemler ve yaptırımlar almadıkları takdirde bu trendinin bir salgın gibi başta Fransa ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupa ülkelerine yayılacağını öngörebiliriz. Oysa yapılması gereken en basit eylem ABD’li ırkçı siyasal aktörler ile İsrailli ırkçı, faşist ve şeriatçıların dünya ülkelerine kabul edilmemesidir.

        ********************************************************************************************

        DİPNOTLAR

        1Jim Crow yasaları, 19. ve 20. yüzyılda ABD’nin güney eyaletlerinde uygulanan, siyahlar ile beyazları ayıran yerel apartheid yasalardır. Bu yasalar, ABD’deki iç savaş sonrası yeniden yapılanma döneminde siyahların elde ettiği politik ve ekonomik kazançları engellemek için çıkarılmıştır. Bu yasalar kapsamında siyah ve beyaz çocuklar için ayrı okullar kurulması; trenler, otobüsler, restoranlar, parklar, tiyatrolar ve su çeşmelerinin ırka göre ayrılması; siyah seçmenlerin oy kullanmasını engellemek için okuma yazma testleri yapılması; siyah ve beyazların evlenmesinin yasaklanması; kan bağış bankalarının ırka göre ayrılması gibi yaptırımlar uygulanmıştır. Jim Crow yasaları, 1964 Medeni Haklar ve 1965 Oy Hakkı Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır.

        Jingoizm: 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’de ortaya çıkan Jingoizm kavramı kendi milletinin üstünlüğüne inanan, diğer milletlere karşı saldırgan, kibirli, savaş yanlısı, psikolojik ve ideolojik bir dış politika tutumudur. Bir ülkenin dışarıya karşı zorbalık yapmasını meşrulaştırır.

        2MÖ 740-700 yıllarında yaşamış prens İşaya bir İsrail soylusu ve peygamberiydi. O devirdeki İsrail kralı ve yöneticilerin yaptıkları yolsuzluk ve soyguna dikkat çekmiş, Yeruşalim kentini sapıklık ve ahlaksızlığıyla ünlü Sodom ve Gomorra’ya benzetmiş, devleti yönetenleri “Sodom reisleri”, İsraillileri de “Gomorra halkı” diyerek suçlamıştır. İşte sözlerinden bir seçki: “ Ey Sodom egemenleri, Rabbin sözünü dinleyin; ey Gomorra halkı, yasalara kulak verin. Sadık kent nasıl da fahişe oldu! Adaletle doluydu, doğruluğun barınağıydı. Şimdiyse soyguncularla doldu. Gümüşü cüruf olmuş, şarabına su katılmış. Yöneticileri bozguncu ve hırsızlarla ortak. Hepsi rüşveti seviyor, hepsi hediye peşine düşmüş” (Tevrat-İşaya 1-5 bölümler)

        31949 yılında varılan anlaşmayla Filistin toprakları Yeşil Hat adı verilen sınır çizgisiyle İsrail ve Filistin arasında paylaştırılmıştır. Doğu sınırı Şeria nehri ve Lut gölü üzerinden uzanan Yeşil Hat Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridini kapsar ve bu üç yer Filistin halkının egemenliğinde kalacaktı. Ancak 1967deki 6 Gün Savaşından sonra İsrail bu toprakları işgal etmiştir. Bunun üzerine Filistinliler ilk önce sürgünde bir hükümet kurmuş, daha sonra işgal altındaki Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze bölgelerini kapsayan Filistin devletinin bağımsızlığını 1988de ilan etmişlerdir. Birleşmiş Milletlerin 193 üyesinden 157’si Filistin’i devlet olarak resmen tanımıştır. 22 Eylül 2025’te İngiltere, Fransa, Kanada ve Avustralya da Filistin devletini resmen tanımışlardır.

      10. (Barok döneme ait Tablo: “Abraham and Sarah Before Abimelech – Johann Heinrich Roos” (1631-1685). Abraham karısı Sara’yı Gerar kralı Abimelek’e “kız kardeşim” diyerek ikram ederken. Tevrat’a göre İbrahim kız kardeşi Sara ile evlenmiştir. (Tevrat-Yaratılış 20: 12)

        ABRAHAM KİMDİR ?

        Abraham/İbrahim Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık dinlerince peygamber olarak kabul edilen bir kişidir. Ali İmran Suresi 67 – 68 ayetlerde şöyle yazar:

        “İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hristiyan. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı.”

        Abraham/İbrahim ismi etimolojik olarak İbranice kökenli olup Abram sözcüğünden gelir. Ab: Baba veya Ata. Ram: Yüce, yüksek veya yüceltilmiş anlamlarına gelir. Yani Abram “Yüce Ata” “Yüce Baba” anlamlarına gelir ve İbranilerin (Yahudilerin) atası kabul edilir. Efsaneler ve Tevrat, Abram isminin onun Allah ile yaptığı ahit (anlaşma-sözleşme) sonrası “milletlerin babası” anlamına gelen Abraham’a dönüştüğünü iddia eder. Bu iddiayı ve babalık vurgusunu Kuran da onaylar ve Müslümanlara hitap ederken şu ifadeyi kullanır:

        “Hac Suresi 78: Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kuran’da Müslüman diye isimlendirdi.”

        Tevrat’ta yazdığı gibi İbrahim’in Allah ile yaptığı anlaşma ve ardından Musa’nın Allah ile yaptığı anlaşmayla İbrahim’in soyunda gelen İsrailoğulları Allah tarafından tüm diğer milletlerden üstün kılınmak üzere seçilir, kutsanır ve yüceltilir.

        KURAN’A GÖRE İSRAİLOĞULLARININ ÜSTÜNLÜĞÜ

        Kuran’da Musa ismi 136 kez, İbrahim 69 kez, İsa sadece 25 kez geçer. Bu Kuran ve Müslümanlığın Tevrat ve Yahudiliğe Hristiyanlıktan çok daha önem verdiğinin ve çok daha yakın durdurduğunun etkin bir göstergesidir. Üstelik İbrahim İslam teolojisinde birlik (tevhid) inancının öncüsü Halilullah (Allahın dostu) olarak anılır ve Kuran’da onun adını taşıyan İbrahim Suresi vardır. Bu bağlamda Kuran da Tevrat gibi İsrailoğullarının Allah tarafından seçilmiş, kutsanmış ve tüm milletlerden üstün kılındığını onaylar. İlgili ayetler aşağıdadır:

        “Bakara 47 ve 127: Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetlerimi anın, sizi bütün alemlerden üstün ettiğimi anın. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi alemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.”

        “Duhan 32: And olsun ki, İsrailoğullarının durumunu bilerek onları dünyaların üzerinde seçkin kıldık.”

        “Casiye Suresi 16: And olsun ki Biz, İsrailoğullarına Kitap, hüküm ve peygamberlik verdik; onları temiz şeylerle rızklandırdık; onları dünyalara üstün kıldık.”

        “Maide 5/20: Hani Musa, kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar (krallar) yapmıştı ve (diğer) kavimlerden hiçbirine vermediğini size vermişti.’”

        “Enam 161: De ki: Şüphe yok, Rabbim, beni doğru yola sevk etti, İbrahim’in tek Allahı tanıyan dosdoğru dinine hidayet etti.” (Eski Diyanet çevirisi: “Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim’in dinine iletmiştir” de.” )

        (Türkçe Kuranlarda Abdülbaki Gölpınarlı, Diyanet Eski ve Yeni çevirileri ve İngilizce çeviriler göz önünde tutulmuştur. Zira son yıllarda yapılan yeni çevirilerde bazı hassas konuları siyasal kaygılarla kamufle etme eğilimi ve ayetin anlamını değiştirme gibi etik dışı uygulamalar görülmektedir.)

        ABRAHAM’IN BİYOGRAFİSİ

        İbrahim, Mezopotamya bölgesinde MÖ XXI. yüzyılın sonunda Ur şehrinde doğmuştur. Dünyanın ilk imparatorluğu sayılan Akadlar (MÖ 2334 – 2154) o dönemde bölgeye egemendi. İbrahim’in Sami etnik (semitik) grubundan gelen Amurrulardan olduğu kabul edilir. Akadlar da aynı semitik etnik dil ve gruptandı. 1

        Akadlardan sonra Mezopotamya Sümerlerin egemenliğine girer ve Ur Sümer başkenti olur. İbrahim eğer MÖ XXI. yüzyılın sonunda doğduysa, Sümer Kralı Ur Nammu döneminde yaşamış olması muhtemeldir. Amurrular putlara, gök cisimlerine, yıldızlara, aya ve güneşe tapan bir topluluktu. Bu bağlamda Tevrat (Yeşu 24:2) İbrahim’in babası Terah’ın ve atalarının “başka allahlara kulluk ettiğini” belirtir. İbrahim’in kendisi ve ailesi pagandı. Babası da put imalatçısı ve putperestliğe inanan biriydi.

        MESLEĞİ VE YAŞAMI

        Öncelikle İbrahim’in gariban bir çoban değil, yarı-göçebe bir klan lideri ve çok varlıklı bir feodal ağa statüsünde olduğuna dikkat çekeyim. Tevrat’a göre İbrahim’in büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri, gümüşü, altını ve emrinde yüzlerce kölesi vardı ve yeğeni Lut’u kurtarmak için 318 silahlı adamı hızla seferber edebildiği anlatılır (Tevrat: Tekvin 14). Bu, onun küçük bir orduyu besleyebilecek ekonomik ve askeri güce sahip olduğunu gösterir.

        Bölgede egemen olan Gerar Kralı Abimelek’in İbrahim ile doğrudan muhatap olması ve daha sonra onunla bir barış antlaşması (Beer-Şeba Antlaşması) imzalamak istemesi de İbrahim’in bölgede diplomatik bir aktör, bağımsız bir feodal güç olarak kabul edildiğini gösterir.

        İbrahim ekonomik gücün miras yoluyla başka bir aileye/zürriyete geçmemesi için olsa gerek kız kardeşi Sara ile evlenir. Kız kardeşiyle evlenmekten hiçbir ahlaki sakınca görmeyen Abraham, daha da ileri giderek Gerar kralı Abimelek ile görüşürken ona karısını ikram etmekten de zerre kadar utanç duymaz. Fakat karısı olduğunu gizler, sadece bu benim kız kardeşim der.

        Abimelek, Sara’nın İbrahim’in karısı olduğunu öğrendikten sonra bu zina skandalını örtbas etmek amacıyla Sara ve İbrahim’e inanılmaz hediyeler verir. Bu hediyeler: çok sayıda davar, sığır, kadın ve erkek köleler; bin parça gümüş ve arazilerden oluşur. 2

        Ancak etik ve ahlak açısından şaşırtıcı olan şu ki İbrahim bu şantaj stratejisini ilk kez uygulamıyor. Tevrat’ın (Tekvin 12) bölümüne göre, İbrahim daha önce Mısır’a gittiğinde de aynı şantaj numarasını çevirmiş, Firavuna Sara için “kız kardeşim” demiş, Firavun da Sara’yı sarayına almıştır. Zina skandalı patlak verince Firavun da İbrahim’e büyük servetler, sürüler, köleler vererek onu Mısırdan sepetlemiştir. İşin komediye kaçan yanı şudur: İbrahim’in kurban edilmekten kurtulan oğlu İshak da karısı Rebeka’yı yanına alarak kral Abimelek’e gidip “bu kız kardeşimdir” diyerek İbrahim gibi karısını Abimelek’e sunmasıdır.

        OĞLUNU KURBAN ETME GİRİŞİMİ VE TEK TANRI İNANCI
        Dinsel inanış İbrahim’in oğlunu kurban etmeye kalkışmasının salt imandan kaynakladığını iddia eder. Oysa, tarihçiler, arkeologlar ve dilbilimcilere göre İbrahim’in yetiştiği ve içinden çıktığı Mezopotamya ve Kenan (Filistin) semitik dinlerinde hayvan, insan ve özellikle çocuk kurban etme olağan ve yaygın bir ritüeldi. Moloh ve Baal tanrılarına ailenin ilk doğan erkek çocuğu ateşte yakılarak kurban edilirdi. Arkeologlar, Mezopotamya/Kenan kültürünün uzantısı olan Kartaca ve Levant bölgelerinde “Tophet” adı verilen özel çocuk mezarlıkları buldular. Bu bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda çivi yazısı ve Fenike yazıtlarıyla belgelenmiş, tanrılara ve putlara yakılarak kurban edilen binlerce bebek ve çocuk kemiği içeren vazolar gün yüzüne çıkarılmıştır.

        O halde, İbrahim imanı nedeniyle değil, bu pagan dinlerdeki çocuk kurban etme gibi canice ritüellerin etkisiyle oğlunu gözünü kırpmadan Allaha kurban etmeye kalkışmıştır.

        Tevrat’a göre İbrahim’in monoteizm ve tek Allaha ulaşması tamamen vahiyle olmuştur. Allah, İbrahim’e doğrudan seslenmiş, o da bu sese anında iman etmiştir. Tevrat’ın Yaratılış 12. bölümünde Allah ona şu emri verir: “Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git.” İbrahim bu çağrıyı aldığında 75 yaşında ve Haran’daydı. Allah, yaşlı ve çocuksuz olan İbrahim’e soyunun gökteki yıldızlar kadar çok olacağını vadeder (Tevrat-Yaratılış 15: 6).

        Ancak bu hikaye pek inandırıcı durmuyor. Tarihçilere göre monoteizm (tek bir ilah veya tanrıdan başka hiçbir ilahın var olmadığına inanış) İbrahim’den çok sonraki dönemlerde, ilk kez antik Mısırda ortaya çıkmıştır. Tarihçiler İbrahim’in paganizmden monoteizme değil, önce henoteizm (tek bir ilaha bağlanma ama gerektiğinde pagan ilahlara tapınma) sonra da monolatri (pagan ilahların varlığını dışlamadan tek bir ilaha bağlanma) yöneldiğine dikkat çekerler.

        İbrahim, Mezopotamya ve Kenan (Filistin) dinlerinin pagan tanrıları arasında en yüce olan “El” tanrısından esinlenerek, kendine, ailesine ve soyuna özgü bir “Kabile/Aile Tanrısı” icat etmiş ve bu inancı benimsemiştir. Bu inanç zamanla evrim geçirerek Musa ve İsrailoğulları vasıtasıyla monoteizme dönüşecektir.

        Ancak, arkeolojik araştırmalar göstermiştir ki Musa’dan çok önce ilk monoteizm MÖ 1353de antik Mısır’da Firavun IV. Amenhotep döneminde görülür. Amenhotep paganizmi ve çok tanrılı tapınmayı tamamen yasaklar ve güneş kursu ile simgelenen Aton’u tek evrensel tanrı ilan eder. Mısırdaki bu monoteizm dönemi 17 yıl sürer.

        Tarihçi ve dilbilimcilere göre Mısır saray kültürüyle yetişen ve prens ünvanı alan Musa’nın Mısır tarihinin en çarpıcı teolojik deneyi olan ve 17 yıl süren monoteizm döneminden haberdar olmaması ve etkilenmemesi olanaksızdır. Bilim insanları Mısır’daki monoteist akımın Musa’yı etkilediğini ve ön-Museviliğin şekillenmesinde çok güçlü bir dip dalgası yarattığını kabul ederler. Musa ve Museviliğin gökten zembille inmediği, köklerinin Ortadoğu ve Mısır’ın ortak kültür ile coğrafyasından beslendiği arkeolojik bulgularla desteklenir..

        ABRAHAM HAKKINDA SON OLARAK NE DİYEBİLİRİZ ?

        Görüldüğü gibi feodal ağalar olan İbrahim ve oğlu İshak’ın muazzam zenginlik, toprak ve mülk sahibi olmalarının altında ikisinin de birer pezzo novante olması yatar.

        Peki böyle bir adamın şahsından, oğlundan, ailesinden, soyundan, kurduğu bir dinden kime ne hayır gelir ? Ensest ilişki var, yalan var, sahtekarlık var, parasal açgözlülük ve materyalizm var, kölecilik var, karısı bir mal gibi başkasına pazarlamak var, şantaj yaparak maddi güç kazanmak var. Yani Allah milletlerin babası olması için bula bula bunu mu bulmuş ?

        Bu bağlamda her türlü ahlak, etik, edep ve terbiye yoksunu böyle bir adamın adıyla kurulan Abraham Anlaşmasından kime ne hayır gelir ? Gelse gelse ancak uğursuzluk, felaket, şantaj ve yıkım gelmez mi ? Bu antlaşamaya katılanlar, katılacaklar Tevrat’taki bu menkıbeleri bilmiyorlar mı ?

        TRUMP’IN ÇAĞRISI

        26 Mayıs 2026 günü Trump, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün ve Pakistan gibi ülkelerin de hep beraber İbrahim Anlaşmalarına (Abraham Accords) katılmasını istedi ve hatta tehdit etti:

        “İran İslam Cumhuriyeti ile müzakereler iyi ilerliyor! Ya herkes için harika bir anlaşma olacak ya da hiç anlaşma olmayacak ve çatışmalara eskisinden daha büyük ve güçlü şekilde dönülecek” diyen Trump, katılımın zorunlu olması gerektiğini, bunu yapmamanın ise kötü niyet göstergesi olacağını vurguladı ve ekledi:

        “ABD’nin bu son derece karmaşık yapbozu bir araya getirmeye çalışmak için yaptığı tüm çalışmaların ardından, bu ülkelerin en azından tamamının aynı anda İbrahim Anlaşmalarına imza atmasının zorunlu olması gerekir” dedi

        Trump’ın ilk döneminde, 2020 yılında yapılan İbrahim Anlaşmaları öncelikle Arap ülkeleri ile İsrail arasında diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurulmasını öngörüyordu. Anlaşmaya şu ana dek BAE, Bahreyn, Fas, Sudan ve Kazakistan katılmıştı. İsrail zaten anlaşmanın patronu ve merkezinde olduğundan anlaşmaya katılmış durumda ve zaten baş aktör.

        Bu bağlamda “normalleşme” sözüne dikkat çekmek isterim. Günümüzde moda olan bu söylem kullanılarak aslında “anormalleşme” anormal koşulların ve anormalliklerin zorla kabul edilmesi dayatılıyor. Zira karşımızda 2018 yılından beri Apartheid ile yönetilen bir ülke var: İsrail. 20 Mayıs 2024 tarihinde Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu ve İsrail Savunma Bakanı hakkında insanlığa karşı işlenen savaş suçları nedeniyle tutuklama kararı çıkarmıştır. Fakat kimse bundan söz etmiyor, görmezden geliyor.

        Apartheid bir rejimle yönetilen, üstelik 20 Mayıs 2024 tarihinde Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından haklarında savaş ve soykırım suçları nedeniyle tutuklama kararı çıkarılmış bulunan liderlerce yönetilen bir ülkenin baş aktör olduğu bir anlaşmaya katılmak o suçlara da katılmak anlamına gelmez mi ?

        Trump’ın davet ettiği, daha doğrusu anlaşmaya katılmaya zorladığı Türkiye, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerin zaten İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri bulunuyor. Bu ülkelerin davet edilmesindeki amaçlardan biri İran’a karşı bir İslamo-Siyonist-Haçlı ittifakı oluşturmak olsa gerek. Kuşkusuz başka karanlık amaç ve dayatmaların olduğunu da göreceğiz.

        APARTHEİD NEDİR ?

        Apartheid ırkçılık ve yabancı düşmanlığının devlet eliyle meşrulaştığı bir siyasal rejimdir. Böyle bir rejimde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı suç sayılmaz. Irkçılık bir ideoloji, zihniyet ve önyargılar bütünüdür; Apartheid ise bu ırkçı zihniyetin devlet eliyle ve kanunlarla resmi ve meşru bir siyasal sistem haline getirilmesidir. Böyle bir yönetimde ırkçılık suç olmak bir yana, bizzat hukuk ve yasaların kendisidir. Devlet, insanların etnik ve ırksal kökenini resmi olarak kayıt altına alır, kimin nerede yaşayacağını, hangi okula gideceğini, kiminle evlenebileceğini yasalarla belirler. 3

        Apartheid terimi, uluslararası hukuk olan Roma Statüsünde bir insanlık suçu olarak kabul edilir ve bir etnik grubun diğer bir etnik grup üzerinde kurduğu sistematik, baskıcı ve kurumsallaşmış her türlü ayrımcı rejimi tanımlamak için kullanılır.

        Roma Statüsü 17 Temmuz 1998de Uluslararası Ceza Mahkemesini (International Criminal Court – ICC) kuran uluslararası bir antlaşmadır. 125 devletin imzalayıp onayladığı antlaşmayı ABD, Rusya, İsrail ve Türkiye de imzalamış ancak onaylamamışlardır. Çin ise taraf değildir. 20 Mayıs 2024 tarihinde Netanyahu ve İsrail Savunma Bakanı hakkında tutuklama kararı çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Karim Khan yaptığı açıklamada

        “Ofisim tarafından toplanan ve incelenen delillere dayanarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve İsrail Savunma Bakanı Yoav Galantsavaş suçları işlediğine dair haklı gerekçelerimiz var. Filistin Devleti topraklarında 8 Ekim 2023 tarihinden itibaren insanlık suçu işleniyor. Bugün Uluslararası Ceza Mahkemesi I. Ön Yargılama Dairesi nezdinde Filistin Devletindeki durumla ilgili tutuklama emri için başvuruda bulunuyorum” demiştir.4

        İSRAİL’DEKİ APARTHEİD REJİM

        Uluslararası insan hakları örgütleri Amnesty International, Human Rights Watch ve İsrail insan hakları örgütü Btselem yayımladıkları raporlarda İsrail’in politikalarının uluslararası hukuktaki “Apartheid” tanımına uyduğunu savunurlar. Gerekçeler şunlardır:

        1) İsrail işgali altındaki Filistin toprağı Batı Şeria’da yaşayan iki farklı etnik grup vardır. Buradaki Yahudi yerleşimcilere sivil ve demokratik hukuk uygulanırken, Filistinlilere askeri mahkemeler ve sıkıyönetim kuralları uygulanır. Çifte hukuk olması kabul edilemez.

        2) Berlin Duvarının bir benzeri olan İsrail’deki “Ayrım Duvarı” ile Filistinlilerin kontrol noktaları, beton duvarlar ve özel izin sistemleriyle seyahat özgürlükleri kısıtlanırken işgalci Yahudi yerleşimciler için özel yollar ve serbest geçiş hatları inşa edilmektedir.

        3) Filistinlilere ait arazilerin kamulaştırılması, evlerinin rasgele yıkımları ve yeni imar izni verilmesinde inanılmaz engeller çıkartılması, buna karşın Yahudi yerleşim sitelerinin sistematik olarak genişletilmesi kabul edilemez.

        4) 2018 yılında İsrail meclisinin kabul ettiği Milli Devlet Yasası “ülkenin kaderini tayin etme hakkının sadece Yahudilere ait olduğunu” ilan etmiştir. Böylece ülkedeki İsrail yurttaşı Araplar ve diğer milletler hukuken “ikinci sınıf” yurttaş konumuna itilmiştir.

        5) Milli Yasa kapsamında Arapça ülkenin iki resmi dilinden biri olmaktan çıkarılmış; Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak Filistinliler’den ele geçirilen işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşimleri ya da kolonilerin yapımına devam edilmesi “milli çıkar” olarak tanımlanmıştır.

        6) Yasada “Yahudiler” ve “Yahudi olmayanlar” (Jews and Non-Jews) ayrımı net ve açık bir biçimde vurgulanmış, böylelikle ülkedeki azınlıklar, Müslüman ve Hristiyan Filistinliler, Ortodokslar, Katolikler, Süryaniler, Dürziler, Çerkezler, Bahailer görmezden gelinmiştir. Bu Apartheid’dır. Yani artık İsrail vatandaşı olmak yeterli değil: Önemli olan Yahudi ırkından gelmek!

        7) Böylesine Apartheid bir rejimde Filistinliler ulusal kimlik ve tarihsel köklerini inkar etmeleri şartıyla, ama ancak ikinci sınıf vatandaşlar olarak kabul edilebiliyorlar. Yahudilere özgü topluluklara katılmalarına, onlarla aynı yasal ve eşit haklara sahip olmalarına, toprak edinmelerine, seyahat etme ve örgütlenme özgürlüğüne izin verilmiyor.

        İlhak edilmesi planlanan bölgelerdeki Filistinlileri de kapsayacak olan bu yasa ve Apartheid rejim iktidara gelecek tüm hükümetleri şimdiden bağlayıcı oluyor. Yani hiçbir hükümet bu yasanın söz konusu maddelerine itiraz edemeyecektir.

        ABRAHAM ANLAŞMALARININ PERDE ARKASI

        Ben Abraham Anlaşmalarının modern bir diplomatik anlaşma olduğunu sanmıyorum. Zira ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee Şubat ayında hiç çekinmeden İsrail’in Tevrat’ta vadedilen toprakları almaya hakkı vardır diyerek “dinsel” bir açıklama yaptı. Evanjelik Hristiyan Siyonist olan Amerikan Büyükelçisi Huckabee 21 Şubat 2026da yayımlanan röportajında Tevrat-Tekvin 15de yazan İbrahim’e vaat edilen Ni Fırat kadar olan topraklar ve Hitit torakları hakkında kendisine soru sorulunca tam olarak şöyle dedi:

        “It would be fine, if they took it all” (Eğer hepsini alsalar iyi olurdu” dedi.

        İsrail ana muhalefet lideri Yair Lapid de 24 Şubattaki basın toplantısında

        Siyonizm Tevrat’a dayanır, İsrail toprağı üzerindeki hakkımız Tevrat’a dayanır, Tevrat’taki sınırlar nettir… Yahudilere büyük, geniş, güçlü bir toprak ve güvenli sığınak sağlayacak her şeyi desteklerim. Toprağın tapu senedi Tevrat’tır, sınırlar Tevrat’ın sınırlarıdır.”

        diye bir açıklama yapmaktan çekinmedi.

        u anlaşmaya en sonunda Türkiye de davet edilmiş bulunuyor. Yalnız İbrahime vadedilen topraklarla ilgili Türkiye bağlamında traji-komik bir paradoks var. Zira vadedilen topraklar arasında Hitit topraklarının olması, neredeyse Anadolu’nun tamamını ve Hatay’ı da kapsıyor. Tevat’ta Allahın İbrahim’e vaat ettiği topraklar şöyle tanımlanıyor:

        “Mısır nehrinden büyük nehir Fırat’a kadar… Hitit ülkesi dahil” (Tevrat/Tekvin 15:18-21)

        Hititler, MÖ 2. bin yılda Anadolu’nun büyük kısmında egemen olan bir imparatorluktu. Başkentleri Hattuşa (Çorum) idi ve toprakları Suriye’den Orta Anadolu’ya, hatta Karadeniz’e kadar uzanıyordu. Bu yüzden vaat edilen Hitit toprakları neredeyse Anadolu’nun tamamını, Güney Anadolu, özellikle Hatay, Adana, Gaziantep civarını da kapsıyor.

        SONUÇ

        Amerikan Büyükelçisinin ve İsrail muhalefet liderinin yaptığı tüm bu dinsel açıklamalar -ki bunun arkası gelecektir- Abraham Accords’un sadece bir barış ve normalleşme çerçevesi olmadığını, arka planda dini-mitolojik-tevratik hezeyanlarla örülü bir “dinsel hak” hatta “fetih” iddiasının kol gezdiğini açıkça gösteriyor. Abraham Accords’un akordu en baştan bozuktur, zira bu anlaşmaların sözde modern diplomatik kılıfı altından İsrailiyat masalları, Musa şeriatının sapıkça iddiaları ve Tevrat ayetleri fışkırınca işin rengi değişiyor: Bu barış anlaşması mı, yoksa tehditlerle dayatılan dini bir fetih, ilhak ya da de facto bir gasp iddiasının kirli bir örtüsü mü?

        Sanki orta çağdayız ve siyasetçiler, devlet başkanları tarafından dinsel açıklamalar ve tartışmalar yapılıyor, sahnede bir tek engizisyon veya Yahudi şeriat mahkemesi Sanhedrin eksik. Bir yanda Evanjelik Hristiyan Siyonist Amerikan büyükelçisi “Nil’den Fırat’a kadar hepsini alsalardı iyi olurdu” diyor, öbür yanda İsrail ana muhalefet lideri ki güya merkez-sol “Siyonizm Tevrat’a dayanır, toprağın tapu senedi Tevrat’tır, sınırlar Tevrat’ın sınırlarıdır” diye çıkış yapıyor.

        Trump’ın Türkiye, Mısır ve Ürdün gibi zaten İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri bulunan ülkeleri davet etmesi ve hiç çekinmeden bu ülkeleri açıkça tehdit etmesindeki amaçlardan biri Avrupa ülkeleriyle İran’a karşı oluşturamadığı koalisyona alternatif bir İslamo-Siyonist-Haçlı ittifakı oluşturmak olsa gerek.

        İbrahim Anlaşmalarının asıl misyon ve vizyonun İsrail’deki apartheid rejimi güçlendirmek ve meşrulaştırmak; Tevratik vaatlere göre İsrail’in ilhak etmeyi planladığı toprakların Müslümanların ve Yahudilerin kutsal kitaplarında yazdığı gibi peygamber ve milletlerin babası olarak kabul görmüş, Allah tarafından seçilmiş, ailesi ve soyu kutsanmış olan İbrahim’e verilen bir ilahi vaat ve hak olduğunu göstermek, böylece İslam ülkelerinin İsrail’e biat etmesini ve hatta bu toprakların hak sahibine seve seve armağan edilmesini sağlamak olduğu kanısındayım.

        Bu saçmalığı ve komediyi sonlandırmak için yapılması gereken şudur: Abraham Anlaşmalarını lagara lugara yapmadan, fazla tepişmeden ve hiç vakit kaybetmeden tarihin lağım çukurunun (çöp sepeti demiyorum) en dibine fırlatmak ve İsrail’deki Apartheid rejimi yıkmak için, Güney Afrika Cumhuriyetine yapıldığı gibi, İsrail’e karşı uluslararası protestolar, BM yaptırımları, spor, ekonomik, kültürel ve diplomatik alanlarda boykotları bir an önce başlatmaktır. Yoksa İsrail’deki Apartheid rejim ve kötü ruh ABD’ye, oradan İngiltere ve Avrupa ülkelerine de ihraç olabilir ve dünya kaostan kaosa sürüklenir durur.

        1 Semitik etnik grup ve dil ailesindeki milletler: Araplar, İbraniler (Yahudiler), Aramiler, Asurlular, Süryaniler, Habeşler (Etiyopyalılar), Afrika’nın doğusunda Amharalar, Tigrayanlar, Keldaniler, Akadlar.

        2 Abimelek İbrahim’e “İşte memleketim önünde, neresi gözüne hoş gelirse orada otur” diyerek ona istediği yerde yaşama ve sürülerini otlatma özgürlüğü verir. Sara’ya da: “İşte ağabeyine bin parça gümüş verdim; bu hediye senin yanında olanların hepsine karşı senin iffetinin bir kanıtı olsun. Herkes karşısında temize çıktın.” der. İbrahim’in ailesindeki ve akrabalarındaki bitip tükenmeyen cinsel skandalların başka bir boyutu da İbrahim’in yeğeni ve yine peygamber olarak kabul gören feodal ve varlıklı bir aktör olan Lut’un iki öz kızıyla cinsel ilişkiye girmesi ve kızlarından çocuk sahibi olmasıdır. Bu ensest skandal da (Tevrat-Yaratılış 19: 33-36) bölümlerinde anlatılır.

        3 Örneğin, Güney Afrika’daki Apartheid yönetimde siyah halk, kendi topraklarında mülteci konumuna düşürülmüş ve ellerinden vatandaşlık hakları alınmıştır. Bugün benzerini İsrail’de görüyoruz.

        4 Dünyadaki ilk apartheid devlet Güney Afrika Cumhuriyeti idi. Bu ülkede 1948-1994 yılları arasında uygulanan Apartheid rejim, yoğun iç direniş, milletlerarası ve BM yaptırımları, spor, ekonomik ve diplomatik boykotlar sonucunda 1994 yılında yapılan demokratik seçimlerde Nelson Mandela’nın devlet başkanı olmasıyla resmen yıkılmıştır. İsrail’deki Apartheid yönetim de umarım en kısa zamanda ortadan kalkar.

      11. Yakın bir gelecekte tüm bilimler yıkılacak ve büyücülük tek dinamik değer olarak yeniden doğacaktır.” Müh. Astronom Hanns Hörbiger (1860-1931)

        Bu söylem Nazi döneminin etkin teorisyenlerinden biri olan mühendis ve astronom Hanns Hörbiger’e atfedilir. 1925 yazının bir sabahı, postacı, Alman ve Avusturyalı bilginlerin kapısına aynı mektubu bırakıyordu:

        Adolf Hitler siyaset alanını temizlerken, Hans Hörbiger de sahte bilimleri ortadan silip süpürecektir.”

        Hörbiger bilim insanı olmasına rağmen, insanın evrenle olan bağını akıl ve deney yoluyla değil, sezgi, kan bağı ve doğaüstü güçlerle kurması gerektiğini; bu bağlamda, modern bilimi “Yahudi bilimi” veya “sahte bilim” olarak nitelendirip, yerine büyücülüğün ya da büyülü bir anlayışın geçeceğini savunuyordu. Naziler Hörbiger’i hemen sahiplendiler.

        Dünyanın haline bakınca Hörbiger’in öngörüsünün büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Dünya tarihinde küresel bir irrasyonellik patlaması, bir “Yeni Orta Çağ” ya da “Teknolojik-Dijital Okültizm” başlamış gibi görünüyor. Ortalık, elini sallasan astrolog, medyum, şifacı, cinci, büyücü, efsuncu, titreşimci, UFOcu, spiritizmacı, enerjici, jeobiyolog, pandülcü, ateş kesici, kabalist, teozof, eneagramcı, falcı, tarotçu, reikici gruplar, yaşam koçu ve ne idüğü belirsiz gurular ve şarlatanlar ile kaynıyor. Ortak yönleri şu ki hemen hepsi dijital teknolojiyi ve bilimsel kavramları kullanıyor. Baharatçılar, aktarlar artık neredeyse her türlü kocakarı ilacının allanıp pullanıp satıldığı para-eczanelere dönüştü.

        Erik Davis “TechGnosis: Myth, Magic & Mysticism in the Age of Information” (TeknoGnosis: Bilgi Çağında Mit, Büyü ve Mistisizm) kitabında gelişmiş teknoloji ve büyünün aynı şey olduğunu, bu iki olgunun insani güçlerimizle yakalayamayacağımız şeyleri yakalamamıza yardımcı olduğunu açıklıyor.

        ******************************************************************************

        Gnostisizm gerçek bilgiye salt esin ve sezgiyle ulaşılabileceğini öğreten antik felsefi bir görüştür. Dünya görünen (zahir, dışrak, egzoterik) ve görünmeyen (batın, içrek, ezoterik) katmanlardan oluşur, Hakikat’e ancak ezoterik bilgiye ulaşarak mümkün olabilir; bu aşamaya geçip gizli öğretilere kabul edilmiş, sırra ermiş kişilere erenler (les initiés), ermişler, sırdaşlar, bilgeler denmektedir.

        ******************************************************************************

        Teknolojinin ve yapay zekanın insanlara daha önce mucize denebilecek pek çok şeyi mümkün kılarak majik, inanılmaz güçler verdiğini söylemek abartı sayılmaz. Bugün dünyanın öbür ucundaki, örneğin Paris’teki bir arkadaşımızla tek bir tuşa basmakla anında görüntülü olarak konuşabiliyoruz ve istersek ona Fransa’daki bir AVM’den her türlü giyecek, yiyecek ve hediyeyi göndermemiz mümkün olabiliyor. “Nil novi, sub sole” (Güneşin altında yeni bir şey yok” diyen Vaiz yazarı bu günleri görse herhalde çok şaşırırdı.

        İNSANIN BİTİP TÜKENMEYEN ARAYIŞI

        Dinlerin insan üzerindeki kurumsal yetkesinin zayıflaması insanın yaşamı boyunca Hakikat ve anlam arayışını, ruhsal gereksinimlerini ortadan kaldırmadı. İnsanlar artık paketlenmiş şekilci bir din yerine, içinde reiki, astroloji, büyü, okült ve paranormal olayların uçuştuğu çok renkli inanç sistemlerini tercih ediyor. Ateist, agnostik, dinsiz biri bile, evrenin kendisine mesaj gönderdiğine inanabiliyor. Bu, spiritüel açlığın veya boşluğun, büyüsel inançlar ve doğa üstü uygulamalarla doldurulmasıdır aslında.

        Ancak sorunsal şu ki eğer toplum, bu sanal tiyatroyu asıl somut gerçeğin ve bilimin yerine koymaya başlarsa Hörbiger’in kehaneti tam anlamıyla gerçekleşmiş olur. Bilimin nasıl sorusuna verdiği zor yanıtlar, büyünün sahte ama tatlı yalanlarına yenik düşer.

        Modern tıp çok makineleşti. Doktorlar bazen hastayla bağ kurmak için medikal sınırların dışına çıkarak bilim dışı alanları hastalarına önermesi, büyücülüğü toplumun gözünde yasallaştıran en tehlikeli etmendir, kurumsal çürümenin zirvesidir.. Çünkü: “Koskoca profesör dediğine göre vardır bir hikmeti” düşüncesi, kuşkuları tamamen devre dışı bırakır. Eğer bu yöntem plasebo etkisiyle başarılı olursa, hasta o aşamadan sonra başka metafizik, metapsişik, okült veya paranormal alanlara sıçrayabilir.

        Ancak, bir fenomenin “işe yarıyor gibi görünmesi” onun “gerçek” olduğu anlamına gelmez. Bir doktorun hastasını ameliyattan sonra, ya da önce, büyücüye yönlendirmesi, kanseri tedavi etmediği sürece sadece bir ağrı yönetimi tiyatrosudur. En büyük risk ise beyni uyuşmuş, adeta büyülenmiş ve sersemleşmiş bir kitleye her türlü abur cuburu, hurafeyi, efsaneyi kolaylıkla satabilme olanağının doğmasıdır. Bu bir şifa seansı, satanist bir ritüel veya dünya barışını ve insanlığı tehdit edecek radikal bir siyasi karar veya savaş da olabilir.

        Bir çok değerler yaratmış olan Alman halkının Cermen mitleri ve üstün ırk palavrasıyla büyülenmiş bir şekilde psikopat bir onbaşının peşinden sürüklenmesini başka hangi akıl, hangi mantık veya tarih bilimi açıklayabilir ki ? Tıpkı bugün ABD ve İsrail’in yaptığı soykırım ve savaşı “tanrısal ve mesihsel” olduğunu iddia ettikleri ve inandıkları gibi ?

        ABD’nin 1 Mart 2026’da İran’a gerçekleştirdiği saldırıyı”Destansı Öfke” olarak adlandırmasının altında İsrailiyat, Talmud ve Tevrat efsaneleri yatmaktadır. Emperyalizm-Siyonizm ittifakı dinsel kavramları kullanarak -postmodern bir Haçlı-Magen ordusu gibi- yaptıkları soykırım ve saldırıları mesihsel ve göksel kehanetlerin gerçekleşmesi olarak görüyor. Nazilerden hiçbir farkları yok, aynı kafa ! Ve bir çok insan buna inanıyor.

        Sözdebilim (pseudoscience) ile büyücülüğün en büyük başarısı, bilimsel kavramları çalarak kendisini halkın gözünde meşrulaştırmasıdır. Kuantum sıçraması, enerji, titreşim (vibrasyon) gibi terimler, fiziksel anlamlarından koparılıp spiritüel birer pazarlama aracına dönüşüyor. Bilim dışı yollara yönelen bilim insanları, doktorlar, psikologlar bile var. Bilimsel kavramların istismarı modern rasyonel dünyanın kalelerinden biri olan tıbbın da içten içe sarsıldığının en net kanıtı.

        Tüm bunlar belirsizliklerle dolu dünyada insanlara yapay ama rahatlatıcı, konforlu bir kontrol illüzyonu ve öngörü hissi sunuyor. Gerçeği verilerde ve şüphede arayan özgür düşünceli insan ve Kartezyen zihin için bu manzara, doğrulanmış bir kehanetten ziyade, entelektüel ve dehşetengiz bir karanlık çağ uyarısı niteliğindedir.

        Hörbiger ve takipçileri haklı çıkmış gibi görünse de, bu bir başarı değil, sosyo-politik kitlesel bir bilişsel çöküş ve küresel bir gerileme göstergesidir. Büyünün yeniden baş tacı edilmesi ve tüm bu gidişat aslında modern insanın yalnızlığını, korkularını, mantık ve rasyonel düşüncenin getirdiği ağır sorumluluktan kaçma arzusunu da yansıtıyor. Kuşkusuz bu gidişatı dünyada egemen olmaya çalışan küresel satanist çete de tüm gücüyle destekliyor.

        Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez” söyleminde az da olsa bir gerçeklik payı yok mu ? Yoksa bilim ve teknoloji metamorfoz geçirip büyüye mi dönüşüyor ?

      12. İlk Nükleer Silah yapma fikri ilk önce hangi ülkede başladı ? İlk nükleer denemeler ne zaman yapıldı

        Nükleer enerji ve silahlanma yarışı 20. yüzyılın en dramatik ve dünyayı kökten değiştiren süreçlerinden biridir. Nükleer çağ, İkinci Dünya Savaşının bitimine doğru ABD’nin yaptığı gizli deneylerle başladı.

        Ancak, ilk nükleer bomba fikri Nazi Almanyasında ortaya çıktı. 1938de Nazi Almanyasının kimyacıları Otto Hahn ve Fritz Strassmann uranyum atomunu parçalamayı (fisyon) başardılar. Bu keşif, uranyum atomun parçalanmasıyla devasa bir enerjinin açığa çıkabileceğini kanıtladı.

        Bu enerjinin bir kitle imha silahına dönüştürebileceğinden korkan fizikçiler Albert Einstein ve Leo Szilard 2 Ağustos 1939da ABD Başkanı Roosevelt’e ünlü mektuplarını yazarak uyarılarda bulundular. Her ne kadar fikir ve ilk bilimsel buluş Almanya’da gerçekleşmiş olsa da, Naziler savaşın getirdiği kaynak sıkıntıları ve ekonomik yıkım nedeniyle bombayı üretmeye vakit bulamadılar. ABD ise sınırsız bütçe ve devasa bir mühendislik operasyonu olan Manhattan Projesi (1943-1945) ile bu fikri gerçeğe dönüştüren ilk ülke oldu. Bu proje tarihin gördüğü en geniş kapsamlı ve en gizli bilimsel işbirliğiydi. (1)

        Buna rağmen SSCB 1944ten itibaren Alfred Rosenberg gibi bilm insanların istihbarat vermesiyle Manhattan projesinden haberdar oldu, sızdırılan teknik data ve çizimlerden faydalanarak onlar da çalışmalarını yürüttüler. Manhattan Projesinin beyin takımının önemli bir kısmı Almanya’daki Nazi rejiminden kaçan bilim insanlarıydı. Einstein projede aktif çalışmadı ama uyarılarda bulundu, Leo Szilard, Edward Teller ve Hans Bethe “Naziler bombayı bizden önce yapmasın” motivasyonuyla projede çalıştılar.

        Sonunda ilk atom bombası denemesi Trinity Testi 16 Temmuz 1945te Amerikada Meksika sınırında New Mexico çölünde gerçekleştirildi. Kendi topraklarında yaptığı bu denemeden üç hafta sonra 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve 9 Ağustos 1945te Nagazaki nükleer saldırıları gerçekleşti.

        Sovyetler Birliği ise ancak dört sene sonra ABD’nin nükleer tekelini yıkmayı başardı ve ilk atom bombası denemesini 29 Ağustos 1949da Kazakistan’daki Semipalatinsk test sahasında yaptı. Kod adı “RDS-1” olan bu deneme, Soğuk Savaşı ve nükleer silahlanma yarışını resmen başlattı.

        NAZİ BİLİM İNSANLARIN KAÇIRILMASI

        İkinci Dünya Savaşı biterken müttefikler sadece toprak değil, aynı zamanda Alman-Nazi bilimini de paylaşmak için birbirleriyle yarıştılar. Manhattan Projesinde aktif olarak çalışan Naziler yoktu. Ancak savaş biter bitmez (1945) “Operation Paperclip” (Ataç Operasyonu) ile yaklaşık 1.600 Nazi bilim insanı ABD’ye kaçırıldı.

        Bunlardan V1-V2 roketlerinin tasarımcısı Wernher von Braun eli kanlı bir SS subayı olmasına rağmen ABD’nin uzay programında (NASA) ve kıtalararası balistik füze yapımında kilit rol oynadı. Atom bombasını yapanlar Nazilerden kaçanlardı; roketleri yapıp Aya gidenler ise savaştan sonra ABD’ye kaçırılan Nazi bilim insanlarıydı. ABD’ye gelenlere vatandaşlık ve lüks yaşamlar sağlandı, isimler ve kimlikler, hatta yüzler estetik ameliyatla değiştirilerek Nazi bağlantıları yok edildi.

        Sovyetler de işgal altındaki Doğu Almanya’dan yaklaşık 2.500 Nazi bilim insanı, mühendis ve teknisyeni —aileleriyle birlikte toplam 6.000’den fazla kişi— trenlere bindirilerek Osoaviyakim Operasyonu ile 22 Ekim 1946da Rusya’ya kaçırdılar. Rusya’ya kaçırılanların çoğu savaş ganimeti muamelesi gördü. Bu Nazi bilim insanları SSCB’nin kapalı ve gizli bilim şehirlerinde çalıştırıldılar. Manfred von Ardenn bombanın yakıtı olan uranyum izotoplarının ayrıştırılması için elektromanyetik yöntemler geliştirdi. Nobel ödüllü fizikçi Gustav Hertz uranyum zenginleştirme üzerine çalıştı. Max Steenbeck uranyum zenginleştirmede bugün bile kullanılan yöntemin temelini atan kişidir. Nikolaus Riehl atom bombası projesi için gereken saf uranyum üretimini yönetti.

        Ruslar V1-V2 roket fabrikalarının bulunduğu yerleri ele geçirdikleri için donanıma ve alt kademedeki Nazi mühendisleri kaçırmışlardı. Von Braun’un çalışma arkadaşlarından Helmut Gröttrup Sovyetler tarafından kaçırıldıktan sonra roket programını yürüten Sergey Korolev ile birlikte R-1 ve balistik füzelerinin temelini attılar.

        ABD’deki Nazi bilim insanları Amerikan kahramanı olurken, SSCB’deki Naziler hep perde arkasında kaldı ve isimleri gizli tutuldu.

        1 ) Robert Oppenheimer: Projenin bilimsel direktörü. “Atom bombasının babası” olarak bilinir. Enrico Fermi: 1942’de Chicago’da ilk kontrollü nükleer zincirleme reaksiyonu gerçekleştiren İtalyan fizikçi. Richard Feynman: O dönemde henüz çok genç olmasına rağmen teorik hesaplamalarda devleşen dahi. Niels Bohr: Kuantum fiziğinin babalarından biri. Leo Szilard: Bombanın mantığını ilk kavrayan ve Einstein’ı mektup yazmaya ikna eden Macar fizikçi.

      13. ÖNSÖZ

        Dünyanın bugün geldiği aşamanın ve bundan sonra getirileceği şekillendirilmenin nasıl ve hangi kurgularla tasarlandığını ve hangi amacın hedeflendiğini hiç beklenmedik bir yaklaşımla ama o oranda da gerçek belgelere dayanarak yaptığı araştırmada Ariane Bilheran komplotizm olarak nitelenemeyecek ve insanlık için somut anlamda tehlikeli olabilecek bir olasılığı gözler önüne seriyor. Bu olasılıktan yola çıkarak Erdağ Duru da gözlerden kaçırılmak istenen bir başka yapılanmaya ve neden sonuç çıkarımına dikkat çekiyor :

        Nazizm ile küreselci finans ağababalarının organik bağlantıları hatta işbirlikçi stratejileri ! Genetik yapısı kurgulandığında ise, uluslar ve devletler üstü Finans İmparatorluğunun bugünkü tartışılmaz gücüne erişmesinde Rothschild, Goldmann Sachs, Merrill Lynch vb.. gibi Yahudi kökenli finans gruplarının neredeyse monopolistik varlıklarının katkısı somut olarak gözlemleniyor. Bu durumda çok çarpıcı bir çıkarım ortaya seriliyor : Naziler ve Yahudi ağırlıklı finans imparatorluğunun ortaklığı !!!! Öte yandan bu Finans İmparatorluğunun ( Edmond Rothschild, Samuel Montagu vb,, ) siyonizmin kurgulanmasında oynadığı rol ve yaptığı katkı hatırlandığında son tahlilde Nazilerle doktriner siyonizmin belli bir hedef doğrultusunda ortaklık yapıyor olmaları akla geliyor.

        Doğal olarak bu çıkarım bizlere dayatılan tarih kurgusunda ilk aşamada çok çelişkili gibi gelebilir hatta fantazist gibi algılanabilir. Öyle ya bir Yahudi egemenliği kuramı olarak oluşturulan ve bilinen siyonizm, temel doktrinleri arasında başsal olarak Yahudileri yok etmeyi hedefleyen Nazizm ile nasıl bir ‘’yakınlaşma’’ içinde olabilir ki ?

        Böyle bir sorgulama, resmi tarihin neredeyse bir asırdır dünya kamu oyuna ısrarla sunduğu anlatımla doğal olarak uyuşmuyor, ancak İngiliz ekonomist ve tarihçi Antony Sutton ‘’Wall Street ve Hitler’in Yükselişi” isimli kitabında bu yalan, aldatma ve ikiyüzlülük bataklığını ortaya çıkararak, II. Dünya Savaşının en çarpıcı, ancak daha önce bildirilmemiş gerçeklerinden birini gözler önüne seriyor: Wall Street bankaları ve büyük Kuzey Amerika şirketleri, Nazi Almanyası’nı finanse ederek ve onunla iş yaparak Hitler’in iktidara yükselişini desteklemiştir 1

        Bu sıkı korunan sırrın izini titizlikle takip eden ve yadsınmaz belgeler ve tanıklıklar kullanan Sutton, 1939-45 felaketinin öncelikle ayrıcalıklı finansal imparatorluğa fayda sağladığı sonucuna varıyor. Araştırmasında Rothschildler, Morganlar, Rockefellerler, Warburg kardeşler, Fordlar vb,, gibi büyük şirketlerin, doğrudan veya şirketleri aracılığıyla, tarihin en kanlı ve yıkıcı savaşını finanse ederken herkesin oynadığı aşağılık rolün ayrıntılı bir anlatımını, destekleyici kanıtlarla birlikte sunuyor :

        Kuzey Amerika finans imparatorlarının Alman savaş hazırlıklarına katkısı olağanüstüydü ve onlar olmadan Almanya, milyonlarca masum insanın katledilmesine yol açan askeri kapasiteye asla sahip olamazdı. […] Bu Kuzey Amerikalı bankacılar ve iş adamları sadece Nazizmin doğasının farkında olmakla kalmadılar, aynı zamanda çıkarlarına uygun olduğu her durumda Nazizm’e yardım ettiler—muhtemelen sonucun Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerini kapsayan bir savaş olacağının tamamen farkındaydılar.”

        Bu gerçeğin ışığında ve tabii Kuzey Amerika finans imparatorlarının hemen hepsinin Yahudi olduğu ve büyük bir kısmının da tarihsel akışta siyonizmi destekleyenleri kapsadığı da hatırlandığında siyonistlerin insanlığa hükmeden seçilmiş üstün ırk inançlarını kolaylaştırmak adına Nazileri ve onların Dünya Hakimiyeti kuramlarını kullanmayı düşündükleri de yabana atılmaması gereken bir olasılık olarak öne çıkıyor.

        Bu aşamada, haklı olarak, peki ama Naziler kendi dindaşlarını soykırımlarla yok ederken niye bu hemen hepsi Yahudi olan finansal güçler Nazileri desteklediler diye de sorulabilir. İşte perdenin arkasında saklanan gerçek plan burada.

        Öncelikle farkında olunması gereken şey siyonizm doktrininin ilksel hedefinin, ’üstün ırk’’ safsatasıyla önce ‘’vadedilmiş toprakları’’ elde etmek ve ardından da o toprakları genişletip bir dünya hükümeti kurarak diğer bütün ulus ve halklara hükmetmek olduğu gerçeğidir. Bu hedefte öncelik toprak kazanımıdır. Bu amaca erişmek de ancak dünya kamuoyunun çok büyük bir kesiminin bu toprak talebini kabul edecek bir kıvama getirilmesiyle mümkün olacaktır.

        Burada siyonizmin kullandığı strateji çok kurnazcadır, Yahudileri kurban etmek ve Naziler tarafından soykırıma uğratılmalarına karşı çıkmamak, hatta Nazilerin savaş bütçelerine alttan alta katkıda bulunmak ve savaş sonunda da bu Yahudi kurbanları ve yaşatılan acıları ve mağduriyet gerçeğini kullanıp toprak taleplerini somut olarak gerçeğe eriştirmek. Doğal olarak dünya kamuoyu böyle bir vahşete duyarsız kalamayacaktı ve biraz da bilinçaltında oluşan suçlukluk duygusuyla siyonistlerin bu talepleri yerine getirilecekti.

        Artık hedef bir dünya hükümeti kurmak olacaktı. Ve işte bunda da Nazilerin dünya hakimiyeti kurma hayalleri siyonizmin tek dünya devleti amaçlarıyla örtüşüyordu ! Ne var ki ideolojik altyapı ortak olsa da somut organizasyon için yeterli deneyim ve birikim siyonistlerin ellerinde yoktu ! İşte tam burada savaş sonrası neredeyse boşta kalan veya hüküm giyen, ama cezaları hafifletilen eski Nazi teorisyen ve/veya teknisyenleri galip devletlerce himaye altına alındı ve bugün artık yavaş yavaş su yüzüne çıkarılmaya başlanan küreselci ve öjenist yapının temelleri atılmaya başlandı. Bu küreselci yapının dümeninde ise yine finans imparatorlukları var.

        Ve o finans imparatorlukları da siyonist ideolojinin kullanımında,,

        Bilheran araştırmalarında bu gerçeği yadsınmaz bir açıklıkla gözler önüne seriyor. Erdağ Duru ise çözümlemeyi daha da ileriye götürerek olan bitenin aslında neredeyse 1,5 asırdır süregiden uzun vadeli bir stratejinin uygulanması olduğuna işaret ediyor.

        Her iki araştırmacının duyarlılık uyandırmak istediği esas nokta ise insanlığı bekleyen geleceğin çok düşündürücü hatta kaygı verici olduğu konusu..

        Bora Akad

        1 Antony C. Sutton: Zulüm gördü ama asla yargılanmadı… 1968’den 1973’e kadar Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsünde araştırma görevlisiydi. UCLA’da ekonomi dersleri verdi. Londra, Göttingen ve UCLA’da eğitim gördü ve İngiltere’deki Southampton Üniversitesinden Bilim alanında doktora derecesine sahipti.

        *************************************************************************************************

        Fransız psikolog ve felsefe doktoru Dr. Ariane Bilheran 2024 yılında yayımlanan “L’internationale Nazie” (Nazi Enternasyonali) adlı eserinde, tarihçi Hannah Arendt’in bir tezini günümüze uyarlayarak Nazilerin yenildiğini, ancak Nazi ideolojisinin yenilmediğini, aksine küresel ölçekte kılık değiştirerek varlığını sürdürdüğünü vurgular. Nazilerden kurtulup Amerikaya kaçan Hannah Arendt (1906-1975) “Totalitarizmin Kökenleri” adlı kitabında bu tarihsel olguya zaten çok önceden dikkat çekmiştir.

        Dr. Bilheran, tarihçi Hannah Arendt’ın “Naziler Almanya’yı feda etmiş olabilirler ama savaşı kaybetmediler” savını tarihsel ve felsefi bir düzleme taşıyarak, Nazizmin 1945’te askeri olarak yenilse de ideolojik, yöntemsel ve yapısal olarak yer altına indiğini, gizlice örgütlendiğini, küreselleştiğini, çağdaş dünyayı ele geçirdiğini ve başkalaşım (metamorfoz) geçirerek varlığını sürdürdüğünü savunur. Nazilerin asıl amacının belirli bir toprak parçasını korumak değil, dünya çapında küresel bir totaliter kontrol sistemi kurmak olduğunu; savaşı askeri olarak kaybetmelerine rağmen, ruhen kazanmış olduklarını öne sürer.

        Yazar, Nazizmi salt belirli bir döneme ve coğrafyaya, 1930-45’ler Almanyasına özgü tarihsel, bitmiş bir olay olarak görmez. Nazizm, insan psikolojisinin ırkçılık, sapıklık, sapkınlıklarıyla beslenen ve küresel elitler tarafından araçsallaştırılan uluslararası (enternasyonal) bir totaliter ideolojidir. Günümüzde siyasal sınırların önemsizleştiği ya da önemsizleştirildiği, totaliter eğilimlerin küresel ölçekte “tek bir merkezdenmiş gibi” senkronize edildiği uluslararası bir yapının tüm dünyaya egemen olduğunu gösterir.

        Yazar, bu uluslararası totaliter yapının kitleleri ve sıradan insanları manipüle etmek için kullandığı psikolojik savaş mekanizmalarını deşifre eder. Korku, dildeki yozlaşma (yenisöylem/newspeak) ve toplumsal dayanışma bağlarının koparılması totaliter sistemin temel yakıtıdır. Bu yakıt ırkçılık, etnik ayrımcılık ve ötekileştirme ile harmanlanır. Bilheran’ın çağdaş toplumlara ve insana yönelik yaşamsal uyarılarını şu başlıklar altında toplayabilirim:

        1. İlerleme, Kalkınma ve Teknoloji Maskesi Nazi ruhu ve totalitarizm artık gamalı haçlar, bayraklar, törenler veya askeri üniformalarla değil kamu sağlığı, güvenlik, insancıl ilerleme ve dijital verimlilik gibi kulağa hoş gelen söylemlerle geliyor; ve insanlık bilerek veya bilmeden dijital bir teknokrasiye, açıkçası dijital bir toplama kampına doğru sürükleniyor. Acaba bu dijital kitlesel imha kampı, küresel çetenin insanlığa dayattığı Yeni Dünya Düzeni olmasın ?

        2. Dillerin ve Gerçeğin Yozlaştırılması Totaliter sistemlerin ilk hedefi dildir. Sözcüklerin, söylemlerin anlamları boşaltıldığında, ters yüz edildiğinde bireylerin muhakeme/sorgulama/eleştirme yeteneği felç olur. Eleştiri ve sorgulamanın yasaklandığı, dogmaların bilim veya mutlak doğru (postüla) adı altında dayatıldığı ortamlarda Nazi Enternasyonalinin yöntemleri devrededir. Sahte bilimler, büyücülük, okültizm, cincilik ve hurafelerin dijital kılıflarla sunulması da bu kapsama girer.

        3. Küresel İtaat ve Grup Düşüncesi Bireyin, kitle psikolojisi içinde eritilerek kendi vicdanını, aklını, etik değerlerini ve rasyonalitesini totaliter sisteme teslim etmesi en büyük tehlikelerden biridir. Sistem, itaat etmeyenleri, boyun eğmeyenleri, marjinalleştirerek, dışlayarak, şeytanlaştırarak, sosyal medya ve hayattan tecrit ederek cezalandırır; sosyal medyadaki yazıları, eserleri, paylaşımları açıkça ya da gizlice engellenir, sansürlenir, ya da onları sadece birkaç kişi görebilir. Bilheran, toplu hipnoz ve kolektif histeri anlarında bireysel rasyonaliteyi ve Kartezyen şüpheciliği korumanın yaşamsal önemi olduğunu ileri sürer.

        4. Kurumsal-Siyasal Sapıklık ve Saldırganlık Devletlerin ve uluslararası kurumların, kendi yurttaşlarını, insanlarını korumak yerine onları birer nesne, kobay, denek veya laboratuvar malzemesi gibi görmeye başlaması Nazizmin yöntemsel mirasıdır. Bürokrasi ve uzmanlar hegemonyasının ezdiği, sindirdiği kitlelerin duygudan, her türlü ahlaki-etik değerden arındırılmış, duygusuz ve duyarsız mekanik birer dişliye dönüşme riski vardır. Bu bağlamda Nazilerin ırkı arındırma ve üstinsan yaratma hedefi günümüzde terk edilmemiştir. Bu kez, etnik temizlik yerine genetik mühendisliği ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi teknolojilerle bir “yeni insan ırkı” yaratılması hedeflenmektedir. Yazarın vurguladığı genetik mühendisliği, beyin-bilgisayar arayüzleri, ilaçlar, aşılar, nüfus azaltımı, zombi virüsleri, dijital kimlik gibi olguların tümü senkronizedir, birebir örtüşürler. Pandemiler, ekonomik krizler, savaşlar, terör olayları, kitlesel gözetimi, özgürlüklerin kısıtlanmasını ve kontrolü artırmak için kasıtlı olarak yaratılır ve abartılır. Bunlara gelecekte kontrol edilebilir doğal felaketleri de ekleyebiliriz.

        Yazar, günümüzdeki finans, politika ve sağlık alanındaki bir çok uygulamayı, örneğin pandemi yönetimini, bir “totaliter sapma” belirtisi olarak yorumlar; bu durumun George Orwell veya Aldous Huxley’in distopyalarındaki öngörülerle benzerlik gösterdiğini, dünyaya egemen olan gücün “Nazi ruhu” nun başkalaşmış yapıları olduğunu ortaya koyar.

        Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Bilderberg Grubu, Davos-Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi yapılar aslında koordinasyon mekanizmalarıdır. Bilheran, Bilderberg’in asıl amacının savaş sonrası Nazi bağlantılı sanayiciler, finansörler ve bankacılar arasında koordinasyon sağlamak, öjenik ve transhümanist ideolojileri hayata geçirmek, sahte demokrasi kılıfı altında seçimlere müdahale ve savaşların finansmanı gibi yollarla fiili bir küresel yönetimi yürütmek olduğunu belirtir. Nazi Almanyasından hiçbir farkı olmayan ve sembiyotik bir canavara dönüşmüş ABD-İsrail emperyalist-siyonist ittifakının dünya barışına ve tüm insanlığa açıkça meydan okuması tüm bu kurumsal-siyasal sapıklığa en somut örnektir.

        SONUÇ VE SENTEZ

        O halde, ben burada bir sentezleme yaparak Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatan küresel elit çetenin Nazi ruhuyla hareket ettiği sonucuna ulaşıyorum. Zira küresel çetenin nihai amacı zaten, ulus-devletleri ortadan kaldırarak, bireysel özgürlükleri yok eden, tek merkezden yönetilen bir dünya hükümeti kurmaktır. Bilheran, bunun Nazilerin “Bin Yıllık Reich” projesinin günümüzdeki karşılığı olduğunu söyler. İyi de bunun adını açıkça koyalım: Yeni Dünya Düzeni denen olgu zaten budur ve temelinde Nazi ruhunun olması çok olağan ve rasyoneldir.

        Küresel düzeninin mimarları arasında Rothschild, Rockefeller ve İngiliz Kraliyet Ailesinin yanı sıra eski Nazi artıklarının olması ve bunların hep birlikte işbirliği yapması gayet doğaldır. O halde Yeni Dünya Düzeni’nin temelinde Nazi ideolojisinin olduğunu söylersek taşlar o zaman tam anlamıyla yerine oturmuş olur.

        Yeni Dünya Düzeni dendiğinde dünyayı yöneten Küresel Elit Çetenin (küresel bankacılar, uluslarötesi bir ağ ve eski aileler) Nazi ideolojisinden faydalandığı, benzer taktik ve stratejileri uyguladığı, tepe yönetimin altındaki aktörlerin de Trump, Şi, Putin, Macron gibileri olduğu sanırım artık açığa çıkmaya ve genelde kabul görmeye başlamıştır. “YDD komplo teorisidir” diye yıllardır tepişenlerin sesi de umarım artık kesilir. (Epstein olayından sonra ben onlara Küresel Satanist Çete diyorum)

        Nazi öğretisinin, artık bir siyasal parti veya rejim olmaktan çıkıp küresel finans, teknokrasi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi uluslararası organizasyonların, kurumların, vakıfların, masonik yapılanmaların, Mormonluk, Evanjelikler gibi dinsel mezheplerin içine sızmış olduğu görülmektedir. Bu sızmanın Facebook, Youtube, Google, X, Linkedin gibi teknoloji devlerini ve bunların ürettiği yapay zeka sistemlerini de kapsama alanına aldığı açıktır.

        Nazi Enternasyonali bize geçmişin korkunç hayaletlerinin ölmediğini, aksine takım elbiseler giyip, zenginlik, itibar, gösteriş içinde süslenip püslenerek, dijital algoritmalar kuşanarak, fakat aynı kendini beğenmişlik, aynı gaddarlık ve barbarlıkla küresel sahnede yeniden boy gösterdiğini açığa çıkarıyor. Bu yapıt okuyucuyu insanlık düşmanlarına karşı mutlak bir uyanıklığa, dilde ve düşüncede titizliğe, her ne pahasına olursa olsun gerçeği süzgeçten geçirme sorumluluğuna davet eden sert bir manifesto ve adeta son bir uyarı niteliğindedir.

      14. (Delirium sendromu  bozuk konuşma, düşünce ve halüsinasyonların eşlik ettiği kafa karışıklığı ve dikkat dağınıklığı ile tanımlanan  ruhsal bir  dengesizliktir. )

        İsrail toplumundaki bu ruhsal hastalığı ilk fark eden sanırım Cumhurbaşkanı  Ruben Rivlin oldu. Rivlin 19.10.2014  tarihli bir konuşmasında aynen şöyle demişti:  “İsrail tedavi edilmesi gereken  bir hastalığı olan, hasta bir toplumdur.”  Gerçekten de görünen o ki  İsrail özellikle 2019 yılında apartheid bir devlet düzenine geçtikten sonra tepeden tırnağa iyice kafayı yemiş, sağlıklı düşünme yetisini kaybetmiş ve tedavi edilmesi pek de mümkün olmayan bir hastalığın pençesine düşmüştür.   Nasıl ki Almanya, Cermen mitleri ve “über alles” çığlıklarıyla  Hitler’in peşinden nasıl sürüklendiyse, İsrail de  Maşiyahvari kehanetler  ve Tevrat masallarıyla  şeriatçı partiler ve Netanyahu’nun peşinden sürüklenmiş ve sürekleniyor. Bu deliriıum sendroumu bir zamanlar İsrail’in en saygın gazetesi olam   Haaretz’in olaylara bakışında ve yazarlarında  da  gözlemleniyor. Haaretz yazarlarından Yair Assulin 9 Ocak 2025 tarihli makalesinde şöyle yazmış

        “İsrail tüm Ortadoğu’yu fethetse bile bu savaşı kazanamaz.  Tüm Ortadoğu’yu fethetsek ve herkes bize teslim olsa bile, bu savaşı kazanamayız. Bunu yazmak zor, acı verici ve yabancı geliyor ama yine de hissettiğimiz şey bu.”

        Tüm Ortadoğuyu fethetmek ? Herkesin İsrail’e teslim olması ? Senin kaleminden çıkanı beynin duyuyor mu Yair ? Bu nasıl  bir megalomanlıktır ki ? Utanmasa “soykırım yapmak aslında  Filistinlilere bir lütuftur, zira biz Allah tarafından kutsanmış ve seçilmiş bir ırkız, İbrahimin soyunda geliyoruz, buna hakkımız var”  diyecek. Aslında için için böyle düşündüklerinden eminim. ABD nasıl  Amerikanın yerli halkı Kızılderilileri soykırımla yok ederek  fethettiyse İsrail de aynısı yapıyor.  Filistin topraklarını baştan başa işgal ettiniz, Gazze’yi işgal ettiniz, Lübnan’a saldırdınız, Suriye’yi Şam’a kadar işgal ettiniz ve durmuyorsunuz: Türkiye ve tüm Ortadoğu ülkelerini işgal etmekle  tehdit ediyorsunuz, yetmedi mi ?    Yair devam ediyor:

        İsrail’in  nedensiz yere yıktığını veya  nedensiz yere öldürdüğünü düşünmüyorum, ama her böyle eylemin yenilgimizi derinleştirdiğini düşünüyorum ve bu yenilginin farkında değiliz – zaferin böyle göründüğünü düşünerek hata yapıyoruz. Ama düşmana yenilmiyoruz, kendimize, halkımızın ruhuna, farkındalığımıza, çocuklarımıza, belki de burada inşa etmek istediğimiz yere yeniliyoruz.

        Bak Yair, İsrail’in sivillere yönelik katliamları “öldürme eylemi” ya da “savaş” olarak  tanımlanamaz.  Bu eylemler ancak “barbarlık, cinayet ve soykırım” olarak tanımlanır. 1948 yılında Hganah, Irgun, Lehi, Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin  kanlı eylemleri sayesinde kurulan  İsrail o tarihten beri etnik temizlik  ve aralıklarla sürekli soykırım yapıyor. Bu kanlı süreçte kadın,  çoluk, çocuk  demeden binlerce sivil gerekçesiz katledildi. Bunların arasında gazeteciler, doktorlar, sağlık görevlileri, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar neredeyse her milletten insan var. Bu yenilgi duygusu aslında senin vicdan azabının ve tiksintinin dışa vurumu. Ve tüm insanlık bu vahşet ve  barbarlık yüzünden İsrail’den tiksiniyor. Sen de tiksiniyorsun aslında. Bu Antisemitizm değil: Katliam ve soykırım yapan bir ülkeden tiksinmek meşru ve insancıldır, tıpkı Nazilerden tiksinmek gibi.    Haaretz’in yazarı sonunda yutamadığı baklayı ağzından çıkarıyor:

        “Tarih boyunca hayatta kalmasını sağlayan Yahudiliğin büyük gücü, yenilgilerini, günahlarını, yıkımını fark edebilme yeteneğidir.”

        “Yahudiliğin büyük gücü” de ne demek ? İsrail o gücü ancak silahsız sivillere, kadınlara, çocuklara gösteriyor. İsrail ordusu mertçe savaşmıyor. Bu söylem açıkça  ırkçılık ve megalomanlık kokuyor. Her ulusun ve etnik gurubun kendine özgü bir gücü vardır. Ama görünen o ki burada kastedilen o “büyük güç” Tevrat’ın “Allah tarafından seçilmiş ve kutsanmış üstün ırk” öğretisinden yani Yahudi ırkçılığından, Goyimlerden nefret etmekten, onları öldürülmeye müstahak görmekten, vadedilen toprakların fethi ve Tapınak’ın yeniden inşası gibi Tevrat’ın ırkçı ve sapkın öğretilerden geliyor. Müslüman orduları da bir zamanlar Fransa’nın göbeği Poitiers’ye kadar gitmişti. Bu yayılma ve fetih  cinneti sonra onların sonu oldu. Müslüman ülkelerin çoğu Batılı ülkelerin nüfuz bölgesi ya da sömürgesi haline geldi.

        Benim İsraillilere önereceğim şudur: Her şeyden önce Karl Marx’ın “Yahudi Sorunsalı” adlı  eserinde önerdiği gibi Yahudilik dininden kurtulun, Tevrat, Talmud, Torah vs tüm sapkın din kitaplarını, rabbileri, hahamları kaldırıp çöpe atın. Bu gerçekten Yahudilerin kurtuluşu olacaktır.  Sadece ve sadece insan olmayı öğrenin, insanı sevmeyi öğrenin !

      15. “Kanada 51. eyaletimiz olmalı. Kanada’yı ilhak etmek için ABD askeri gücünü kullanmayı düşünmüyorum: Ekonomik güç kullanırım !  Panama Kanalına ihtiyacımız var,  ele geçireceğiz.  Panama Kanalı’na askeri müdahaleyi dışlamıyorum. Ekonomik güvenlik için Panama ve Grönland’a  ihtiyacımız var. Grönland bizim hakkımız ve ABD’ye katılacak. Meksika Körfezinin adı Amerika Körfezi olarak değiştirilecek” diyerek ahkam kesen Trump İngiltere’yi tiranlık, Avrupa ülkelerini yoldan çıkmış ülkeler olarak  suçladı. NATO’dan çıkarız, Avrupa kendini savunsun diye tehditler savurdu.  Başa oturacağı 20 Ocak 2025 tarihini beklemeden  ortalığı  birbirine kattı.

        Tüm bu  meydan okuma ve tehditlere Avrupa’dan cılız tepkiler geldi. Macron  “dış güçler  demokrasimizi baltalıyor, Almanya ve seçimlere müdahale ediyor”  demekle yetinirken  Steinmeier “dış güçler  Alman demokrasisine müdahale ediyor” diye lafı geveledi. Sanki tüm Avrupa ABD’nin yeni eyaleti olmaya hazır gibi.

        Amerika Britanya halkını tiran yönetiminden kurtarmalı diyerek Trump’ı destekleyen Elon Musk ise   Grönland halkı kendi kaderini belirlemelidir, zaten  ABD ile birleşmek istiyor derken Grönland Başbakanı Danimarka’dan bağımsızlık istedi.

         Dünya siyaset sahnesi allak bullak çorbaya dönmüş durumda. Öyle görünüyor ki Trump  Başkan olunca Kanada, Grönland, Meksika, Orta ve Güney Amerika ile Avrupa ülkeleri ABD tarafından ilhak ya da işgal edilebilir.  Ve ABD Türkiye’yi de bu programa ekleyebilir.

         Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra  Avrupa  yeniden yapılandı ve dünyanın merkezi olmaya devam etti.  Ancak, şimdi Avrupa’nın  sonu gelmiş gibi görünüyor.  Avrupa’da aşırı sağ, faşizm, ırkçılık, dincilik ve Siyonizm    dışındaki  tüm siyasal yapılar adeta ölmüş durumda. Irkçı ve faşist partiler hızla iktidara geliyor. O nedenle ABD tarafından ilhak edilmeyi seve seve kabul edebilirler.

        Suriye’nin imha edilmesinden sonra ABD  gözüne kestirdiği ülkeleri de facto işgal, ilhak ve imha etmeye başlayabilir. Birçok ülke de ABD ve İsrail’in apartheid ve ırkçı siyasetini izleyebilir. ABD Ukrayna’yı Rusya’ya bırakabilir, Çin’in Tayvan ve hatta Japonya’yı ilhak etmesine ses çıkarmayabilir. Böyle bir kaos ortamında  Batılı ülkelerin  birbirlerine ya da birbirlerin nüfuz  bölgelerine saldırma olasılığını da göz ardı edemeyiz.

        İmdi soralım:  Hem Rusya, hem  de ABD tarafından  çembere alınmış  olan Avrupa bu duruma direnebilir mi, yoksa bu ikiliden birine teslim mi olur ? III. Dünya Savaşı ABD-AB  ile Rusya-Çin arasında  çıkacak deniyordu, ancak sanırım paradigma değişti. Umarım Avrupa Birliği Rusya ve Çin ile birlikte yeni bir ittifak kurarak  bir Nazi İmparatorluğu kurma yolunda olan ABD’yi tasfiye etmeyi ve haritadan silmeyi başarabilirler.   Sanırım insanlık ve dünya barışı için en mantıklı ve akılcı seçenek bu olsa gerek.

        Türkiye ise II. Dünya savaşında yaptığı gibi kendi ulusal sınırlarını korumaya odaklanmalı ve tüm bu kargaşanın dışında kalmalıdır.    Türkiye, Ortadoğu veya Orta Asya Türk devletleri ile ortaklık yapma yerine Avrupa’ya yakınlaşmayı denemelidir.

      16. 2024, bölgemizde bir kırılma yılı olarak tarihe geçti. İnsanlık art arda birçok katliam, savaş ve soykırıma tanık oldu. Bir ateş çemberi içindeyiz; hem bireysel, hem ülke, hem de bölge olarak. Gazze   dünyanın gözü önünde  yok edildi. Suriye’de yönetim  terör örgütü El-Kaide çıkışlı HTŞ’ye geçti. İsrail ve Amerika kazandı.  Rusya büyük bozguna uğradı.  Suriye’nin kuzey doğusu ABD ve İsrail destekli terör örgütü PKK denetimine girdi. Türkiye’nin  yeni komşuları artık terör örgütleri. Türkiye Rusya ve İran ile artık o kadar yakın değil.

        Türkiye’ye kurulan  tuzak, yeni Başkan Trump çevresindeki isimlerin ağzında yankılanıyor. Trump ile çalışacak olan eski Beyaz Saray Danışmanı Mike Doran, İsrail  medyasına verdiği demeçte  “İsrail ile Türkiye kol kola iş yapacak” diyor.  Trump’ın Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard  “Türkiye’nin İslamcı diktatörü terör örgütü El Kaide ile işbirliği yapıyor, o örgütü kullanarak  halifelik kurmak istiyor, El-Kaide ordumuzun katilidir. Bu işbirliğini affetmeyiz” diyor. İsrail Dışişleri Bakanı “Kürtler dört ülkeye bölünmüştür. Kürtler, İran ve Türkiye’nin baskı ve saldırganlığının kurbanıdır. Irak’ta özerk, Suriye’de ise fiilen özerktirler. Kürtlerle bağlarımızı güçlendirmek çıkarlarımız gereğidir.” diyor.

        Oysa ABD ve İsrail çok iyi biliyor ki El Kaide, Taliban, IŞİD ve HTŞ ABD yapımıdır. Bunu Trump zaten kaç kere söyledi.  Hem Erdoğan’ı övüp hem kendi adamlarına tehdit ettiren, öte yandan 2019da ona mektup yazıp “don’t be a fool” diyen Trump, bugün ona övgüler düzüyor. DEM Parti ile  İmralı’yı buluşturma fikrini veren de ABD ve Yeni Anayasa hazırlıkları büyük olasılıkla federal bir Türkiye için kurgulanıyor.  Ege’de Yunanistan savaş hazırlığında. Tüm adalar, Selanik ve Dedeağaç  ABD askerleriyle dolu.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs da   ABD ve İngiliz üsleriyle donandı.    Türkiye oyunun sonunu görmek zorunda… Sonunda Libya gibi kullanılıp kenara atılma tehlikesi yüksek bir olasılık !

        Rus medyası Suriye’de büyük bir savaşın yaklaştığını, kitlesel katliamların, dini ve etnik azınlıklara karşı şiddet olaylarının yaşanacağını, Türkiye’nin istikrar ve güvenliğinin bunlardan etkileneceğini yazıyor ve ekliyor:  “Biz Türkiye’nin düşmanı değiliz ama Türkiye bir kez daha Batıdan büyük düşmanlık görecek”

        Yeni bir yılın başlangıcında Türkiye ekonomik, sosyal,  kültürel ve demografik zorluklarla yüz yüze.  Türk halkı ve aydınlar yorgun ve bezgin. Halk fakirleşti, emir almaya alıştı. Beynimiz tembelleşti. Sandıklar önünde sıraya girmeyi demokrasi sanmaya başladık. Yaşantımız AVMler ve   uyuşturucu zehir işlevi gören TV arasında kilitlendi.   Türk halkı hepsi birbirine benzer dandik ve dönek partilere oy vermeye, A’dan B partisine oradan C partisine geçiş yapan, seçim zamanı  birlerine küfredip daha sonra can ciğer kuzu sarması olan asalakları seçmeye mahkum edildi.

        Bu gidişata çözüm olarak gazeteci ve yazar Banu Avar’ın önerisi şu: Geniş tabanda yerel demokratik örgütlenmelerin gerçekleştirilmesi. Ancak, “bunun aydınlar birliği olarak değil, halkın içinden filizlenerek hayata geçmesi önemlidir. Böylelikle her şehirde, partiler üstü kongrelerin toplanması ve vatansever unsurların tartışması sağlanabilir” diyor ve herkesin dileklerini gerçekleştireceği yeni bir yıl diliyor: “Dileklerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir yıl diliyorum. Milletimizin insanca yaşayabileceği şartlara kavuşmasını diliyorum.”

        Ben maalesef onun kadar iyimser değilim. Türkiye’ye kurulan oyun çok önceden planlanmış ve çok tehlikeli tuzaklarla dolu. İkinci bir Atatürk çıkmazsa ülkenin işi bitik.

        (Kaynak: Banu AVAR’ın 30.12.2024 tarihli X’te yayımlanan yazısından derlenmiştir.)

      17. İsrail’in göstere göstere yaptığı soykırım sürerken, şimdi de Suriye’nin kendilerini artık gizlemeye bile gerek görmeyen emperyalist ve Siyonist güçlerce yağmalanmasına tanık oluyoruz. Suriye’yi ele geçiren “Made in USA” terör örgütü HTŞ yine Amerikan patentli El-Kaide ve El-Nusra terör örgütlerinden ayrılan gruplar tarafından kuruldu. ABD ve İngiltere sürekli propaganda yaparak bu ayrılan grupların “ılımlı” olduklarını IŞİD ve El-Kaide gibi olmadıklarını hala iddia edip duruyorlar. Avrupa Birliği de bu propagandaya katıldı.

        Ancak, ABD ile birlikte İngiltere’nin cihatçılara yardım ettiği, “Access to Justice and Community Support” (AJACS) projesinin doğrudan cihatçılara kaynak aktardığı, NATO üslerine getirilen cihatçılarıa İngiliz İstihbarat Servisi MI6 uzmanlarınca askeri eğitim verildiği, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’ün de bu işin içinde olduğu BBC’nin “Panorama” programıyla açığa çıktı. Ve tabi program 2017 yılında askıya alındı.

        Emperyalistlerin cihatçılara verdiği destek sadece mali ve askeri alanlarla sınırlı değil. Medya da aynı şekilde teröristler lehine dizayn ediliyor. Haberler “Suriye muhalefeti” olarak etiketlenen cihatçıları destekler şekilde sunuluyor ve BBC, El Cezire, El Arabiya, Le Monde, L’OBS, Libération gibi emperyalizm ve Siyonizmle uyumlu yayın yapan medyaya servis ediliyor.

        Bu arada İsrail ordusunun bir çekirge sürüsü gibi Suriye’de başlattığı işgali Golan Tepeleri’nin ardındaki BM gözetimindeki “tampon bölge” ye doğru yaydığı ve Şam’a 20 km yaklaştığı haberlerde yer aldı. Bölgede şu anda tam bir kaos yaşandığı, bazı Suriye köylerinin İsrail’in işgaline boyun eğerken bazılarının da zorla tahliyelere direnmeye çalıştığı haberleri geliyor. Görünen o ki Suriye yağma Hasanın böreği gibi tepeden tırnağa yağmalanacak.

        Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan kaos sırasında olduğu gibi İngiliz ajanlarının bölgeye gelerek ellerindeki sınırsız mali kaynaklarla yerel yöneticiler, polis şefleri ve mafyadan oluşan ağlar inşa etmeleri, çeşitli siyasi suikastler, adam kaçırmaları organize etmeleri olasıdır. Libya İç Savaşında da İngiliz ajanları doğrudan Kaddafi karşıtı cihatçı teröristlere para ve silah desteği sağlanmıştır. Şimdi sırada İran var. Sonra Türkiye.

      18. Sınırları cetvelle çizilen ülke diyerek Suriye’yi aşağılayan ucuz medya propagandasını loppadak yutan işportacıların dikkatine sunulur. Gerçi 1915 yılında Sykes-Picot Antlaşmasıyla cetvelle çizme girişimi olmuştur. Ama evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Suriye halkı işgalci Fransa’ya 11 sene boyunca direnmiş ve savaşmıştır. Şöyle ki:

        Osmanlı vilayeti olan Suriye 1920 yılında Fransa tarafından işgal edilmiş ve federal devletçiklere bölünmüştü. Fransızların ekonomiyi ele geçirmesinden sonra manda yönetimi kısa sürede askeri bir yönetime dönüştü ve üst düzey kadrolara Fransızlar atandı. 104 yıl sonra aynı filmi tekrar görüyoruz. Suriye tekrar işgal ediliyor. Bu kez devrede cihatçı terör örgütleri, Amerika ve İsrail var.

        Fransız mandası sırasında Suriye’de Şam Devleti, Halep Devleti, Alevi Devleti, Büyük Lübnan Devleti, Cebel El Dürzi Devleti, İskenderun Sancağı gibi federal devletler kuruldu. İskenderun Sancağı 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması ile Türkiye’ye verildi. Ancak Türk Kurtuluş Savaşından esinlenen Suriyeli milliyetçiler Fransa’ya karşı beklenmedik bir direnişe geçtiler.

        Suriyeli direnişçiler federasyonun iptalini, tam bağımsız tek bir Suriye Arap devletinin tanınmasını, milletin egemenliği ilkesine dayalı bir temel yasa hazırlamak üzere Suriye Milli Meclisini toplayan bir halk hükümetinin kurulmasını, işgalci güçlerin çekilmesi, milli bir ordunun kurulmasını, hatta Fransız Devriminin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin uygulanmasını istiyorlardı. Bu istekler tanıdık geldi mi ?

        Bu istekler kabul edilmeyince direnişin lideri Sultan El Atraş, 21 Temmuz 1925 tarihinde Suriye halkını Fransızlara karşı ayaklanmaya çağırdı. Suriye – Fransa savaşı 11 sene sürdü. Direnişçiler, belki de devrimciler demek gerekir, işgalcileri sonunda bozguna uğratmayı başardılar. 1936 yılında Fransa ile Suriye arasında Bağımsızlık Antlaşması imzalandı. Bu Suriye’nin Lozan’ı gibiydi. Sürgünde olan El Atraş ve arkadaşları 18 Mayıs 1937’de Suriye’ye döndü. Cumhuriyet ve laik bir yönetime geçildi.

        II. Dünya Savaşı sırasında Suriye bu kez de Nazi yanlısı Vichy Fransasının işgaline uğradı. Fransız birlikleri, Mayıs 1945’te Suriye parlamentosunu işgal etti. Ancak, Nazi Almanyası yıkıldıktan sonra Fransa Nisan 1946’da Suriye’deki birliklerini geri çekti ve Suriye 17 Nisan 1946’da tekrar bağımsız oldu. 1946 ve 1956 yılları arasında ülkede çok partili yönetime geçildi, seçimler yapıldı, 20 farklı kabine kuruldu ve dört ayrı anayasa taslağı hazırlandı. 13 Kasım 1970’de Savunma Bakanı Hafız Esat, kansız bir askeri darbe ile iktidarı ele geçirdi. Suriye’deki Esat yönetimi kuşkusuz sütten çıkmış ak kaşık değildi. Ama Suriye Ortadoğudaki son laik ve sosyalist devletti.

      19. 1920 yılında Bandırma’nın işgalinde Amerikan bayrakları ne arıyor ?

        “Sleeping with the Enemy” (Yatağımdaki Düşman) Joseph Ruben’in yönettiği ve başrolünde Julia Roberts’ın oynadığı 1991 yapımı Amerikan psikolojik gerilim filmidir.

        Tek adamla yönetilen ülkelerde tek adam ikna edildi mi o ülkeye her şeyi yaptırmak mümkündür. Osmanlı padişah emriyle teslim olmuş, Sevres Barış Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. İşi bozan, işgale ve barışa (!) direnen Atatürk ve Kuvayı Milliye olmuştur. Kuşkusuz, Kuvayı Milliye hareketi olmasaydı Türkiye İç Anadolu’ya sıkışmış küçük bir toprak parçası üzerinde Amerikan mandasıyla yönetilen bir sultanlık olurdu. Zaten Amerikan mandası bir çok aydın tarafından savunuluyordu. Padişahlık ve hilafetin kaldırılması, Arap harflerinin terk edilmesi, yeni Türk alfabesi, Batı tarzı giyim, laiklik ve devrimler Halide Edip, Yunus Nadi gibi çakma aydınların hayal bile edemeyeceği çılgınca eylemlerdi.

        Her şey cumhuriyetin ilanıyla başladı. Türkler şirket kurmayı ve ticareti 1923ten sonra öğrendiler. I. Dünya Savaşı 1918de bittiğinde ülkede 426 Amerikan okulu, 17 Bible House Misyonerlik merkezi vardı. ABD, Kurtuluş Savaşı sırasında işgal güçlerine siyasal ve lojistik katkıda bulunmuş, Ermeni ve Pontus çetelerine destek için Samsun ve Trabzon Amerikan savaş gemilerince bombalanmıştır. Öte yandan ABD, Çanakkale ve İstanbul boğazının uluslararası denetime alınmasını, Rum çoğunluğa sahip bölgelerin Yunanistan, doğudaki 6 il ve Mersin limanının Ermenistan’a verilmesini talep ediyordu. 3 Mart 1924te Eğitim Birliği Yasası, Halk Evlerinin açılması, eğitimin laikleşmesi ve din etkisinden kurtarılmasından sonra bu okulların çoğu kapandı. 1927 yılında Amerikan okulu sayısı 8’e iner.

        Buna rağmen, Türkiye ABD ile ekonomik ilişkiler geliştirmek istemiş, Lozan görüşmelerinde özgürlükler ülkesi (!) zannettiği ABD’nin siyasal desteğini aramış, 1923de yatırım yapacak Amerikan şirketlerine özel teşvikler içeren Chester Teşvikleri Yasası’nı kabul etmiştir. Ancak bu yasa ABD’nin olumsuz tavrı nedeniyle yürürlüğe giremedi, 1923 sonunda TBMM tarafından iptal edildi. ABD istese güney Kore ve Japonya’ya yaptığı katkıyı TC’ye de yapabilirdi. Ancak, Türk topraklarının jeopolitik konumu, İsrail, Ermenistan gibi ülkelerin varlığı, bölgedeki petrol yatakları ve mesihsel hezeyanlar ABD’nin Türkiye’nin eninde sonunda tasfiye edilmesini hedefleyen çok daha değişik bir politika izlemesine neden olacaktır

        Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında Lenin ile anlaşarak Sovyetler Birliğinden ilk taksit olarak 5.000.000 altın finansal destek ve silah yardımı aldığı artık gizlenemeyen bir gerçektir. Yani Kurtuluş Savaşı, ilk okulda öğretildiği gibi kazma ve kürekle kazanılmamıştır. İmdi, komünistlerin büyük desteğiyle kurulmuş bir devletin sanayisini Amerika’nın desteklemesi, üstelik yabancı bankaları ve sigorta şirketlerini millileştiren, her an komünizme kayma riski taşıyan, laik bir ulus-devletin Amerikan katkısıyla geliştirilmesi mümkün olabilir miydi ? Diğer mazlum uluslara çok kötü (!) bir örmek ve ABD’nin çıkarlarına büyük bir tehdit oluşturan Türkiye çok tehlikeliydi. Cezalandırılması, içinin boşaltılması gerekiyordu.

        Atatürk’ün ölümünden sonra -Ecevit dönemi hariç- ülke tamamen ABD’nin dümen suyuna girdi. ABD’nin misyon ve vizyonu ülkenin devrimci yapısını eriterek kör, topal, bitkin, yarı sömürge, ekonomik ve finansal yönden dışa bağımlı, dinci, şeriatçı bir ülkeye dönüştürülmesi, ülkenin etnik ve dinsel kargaşayla yok edilmesiydi. Darbeler ve terör tezgahı bu amaçla uygulamaya kondu, Türk entelijentsiyasının en değerli isimleri teröristlerce öldürüldü. Türkiye’nin neden bir Güney Kore gibi ekonomik yönden gelişmesine izin verilmemesinin ardında NATO-Gladyosu’nun yanı sıra Masonik yapılanmalar ile Lions, Rotary gibi kuruluşların da irdelenmesi gerektiği kanısındayım. Türk-Amerikan çıkarlarının bağdaşması jeopolitik açıdan olanaksızdır. Ancak, görünen o ki ne kuklacı, ne de kuklalar asla akıllanamaz. ABD içimizdeki düşmandır.

        (Foto: 7 Temmuz 1920 Bandırma’nın işgalinde ABD ve Yunan bayrakları)